HOŞ BİR SEDA

Yurdaer İhsan Aksoy / yurdaer.aksoy@mngairlines.com 

    Babam 1910 yılında Girit’te doğmuş. Çocukluğu bu adada Türk azınlığa karşı Rum çoğunluğun baskı uyguladığı yıllara denk düşmüş, ailesinin fertlerini birer, birer kaybetmiş, küçük yaşta babasıyla tek başlarına kalmışlar. Ailesinin başına gelenler babasının üzüntüden gözlerini de kaybetmesine sebep olmuş, elde avuçta ne varsa satmışlar. Dedemin kahrından ölümü üzerine tek başına kalan babamın imdadına mübadele yetişmiş ve 15, 16 yaşlarında Mudanya’ya gelmiş.

    Babam, tarihe meraklı bir insandı, benim de meraklı biri olmamda çok büyük rol oynamıştır. Çocukluk anılarımın arasında, Pazar günleri Topkapı Sarayı’nın ve İstanbul Arkeoloji müzelerinin bahçelerinde onunla birlikte yaptığımız gezintilerin önemli bir yeri vardır. Fırsat buldukça, söz konusu yerlerde gezinmek bugün de vazgeçemediğim alışkanlıklarımın arasındadır. Kanaatimce bu mekânlar, İstanbul keşmekeşinin ortasında halâ temiz, sessiz ve sakin kalabilen, ender yerlerdendir.

    Özellikle Arkeoloji müzelerinin bahçesine ilkbahar ya da yaz mevsiminde bir hafta sonu sevdiklerinizle beraber uğramanızı öneririm. Buraya gelmek için ya Gülhane parkının Sultanahmet semti tarafındaki kapısının hemen yanındaki tarihi yokuşu yürüyerek çıkarsınız, ya da aracınızla Topkapı Sarayı’nın büyük kapısından geçerek sağa sapar, kısa bir yokuşun sonunda bulunan ücretli park yerine park ettikten sonra birkaç dakika yürüyüp, Arkeoloji Müzelerine varırsınız. Müze giriş ücretini ödemek suretiyle geçtiğiniz büyük, demir kapı; binaların sağlı, sollu çevrelediği geniş bir meydana açılır. Hemen sol tarafta, içinde Mezopotamya’dan, Akdeniz’in doğu kıyılarından ve Mısır’dan getirilen tarihi eserlerin sergilendiği Eski Şark Eserleri Müzesi binası ile bir idari bina, bu binalardan sonra da lahitler, sütun başlıkları ve heykeller gibi antik eserlerin ve bunların aralarına serpiştirilmiş masalarla, sandalyelerin yer aldığı bir çay bahçesi vardır. Sıcak yaz günleri, asırlık ağaçların serinlik veren gölgesinde kalan masalara oturup, bir şeyler yiyebilir, içebilir ve binlerce yıl öncesinden kalan oymalı mermerlere bakıp düşüncelere de dalabilirsiniz. Müze müstahdemlerinin servis yaptığı bu bahçe, kış mevsiminde kapalıdır. Çay bahçesi, yine içinde bize ait çini ve seramik eserlerin sergilendiği bir müze binası olan ve Fatih Sultan Mehmet tarafından 1472 yılında yaptırılan Çinili Köşk’ün duvarına komşudur. Geçmiş yıllarda bu duvara asılan hoparlörlerden bahçeye klasik müzik yayını da yapılırdı.

    Meydanın sağ tarafında ise İstanbul Arkeoloji Müzelerinin asıl, tarihî binası boydan boya uzanır. Çok sayıda salondan oluşan bu binanın içinde de çeşitli Anadolu, Yunan, Roma ve Bizans uygarlıklarından günümüze kalan tarihi eserler sergilenmektedir. Eğer kültürden bahsediyorsak; Topkapı Sarayı ile birlikte bu üç müzenin de, genç ya da yaşlı, herkes tarafından mutlaka gezilip, görülmesinde yarar vardır

    Konumuza dönelim: Babam, eskilere ait ilginç masallar bilir ve bunları çevresindekilere anlatmayı çok severdi. Bu son yazımda kendisini bu yanı ile yâd etmek istedim. Onun, çocukken dinlediğim bu masallarından maalesef halen çok azını hatırlıyorum. Şimdiki aklım olsaydı bütün anlattıklarını bir yere yazardım.

    Aklımda kalanların içinde, bilinen masal kahramanı denizkızına ait olanı şöyle idi: Vaktiyle, ellerinde güç bulunduran bütün insanların yaptığı gibi, ölümsüzlük peşinde koşan genç bir kral varmış. Birileri bu genç adama çok uzak bir diyarda, bir ejderhanın koruduğu bir mağarada, içinde sihirli bir su olan bir şişenin bulunduğunu, bu suyu içenin artık hiçbir zaman ölmeyeceğini söylemişler. Kral, adamlarıyla yola çıkmış, aylar süren çok uzun ve zahmetli bir yolculuk yaparak söz konusu mağarayı bulmuş, ejderhayı öldürmüş, şişeyi alarak ülkesine dönmüş, sarayına gelmiş. İçindeki suyu daha sonra içmek üzere, şişeyi masasına bırakmış ve yorgun, argın derin bir uykuya dalmış. O uyurken içeriye kız kardeşi girmiş. Masanın üzerindeki şişe kızın dikkatini çekmiş ve hiçbir şeyden haberi olmayan genç kız ilginç bulduğu bu şişenin içindeki suyun hepsini içmiş. Ağabeyi kral uyanıp da durum anlaşılınca, önce kızılca kıyamet kopmuşsa da, daha sonra hiddeti geçen ağabey kral çok sevdiği kız kardeşini affetmiş, fakat yaptığı işten fevkalade üzüntü duyan kız kardeş çılgına dönmüş ve ölümü seçerek kendisini yüksek kayalıklardan denize atmış.

    Ancak o artık içtiği sihirli sudan ötürü ölümsüzlüğe kavuştuğundan, denizlerde yaşamaya devam etmiş ve zamanla denizkızı haline dönüşmüş. Gemicilerin anlattıklarına göre bu denizkızı açık denizlerde zaman, zaman gemilerin önüne çıkar ve falan ülkenin kralının hayatta olup olmadığını sorarmış, kral hayatta derlerse gemiyi bırakır, o çoktan öldü derlerse batırırmış

    Babamın anlattıkları arasında aklımda kalan bir başka hikaye de şöyleydi: Nuh peygamber zamanında insanların büyük bir çoğunluğu doğru yoldan sapıp günahkar olmuşlardı. Bunun üzerine Tanrı emirlerini dinlemeyenleri yok etmek üzere büyük bir tufan yaratmaya karar verdi ve inananları bu tufandan sakınmak için peygamberi Hz. Nuh’u bir gemi yapmakla görevlendirdi. Tanrı’ya inanmış olan az sayıda insanlarla birlikte dünyada var olan, bitkiler dahil, bütün canlı türlerinden de dişi, erkek birer çift bu gemiye alınacak ve bunlar tufanda yükselecek olan suların etkisinden bu şekilde kurtulacaklardı. Böyle büyük bir gemiyi inşa etmenin güçlüğü karşısında Hz. Nuh, o zamanlar civardaki dağlarda yaşayan ve Lenduha olarak anılan halim, selim bir devden yardım istedi. (Sonradan öğrendiğime göre lenduha; çok iri varlıkları tanımlamak için kullanılan Farsça kökenli bir kelimeydi.)

    Aralarında yapılan anlaşmaya göre bu dev adam ormanlardan geminin yapımı için lâzım olan ağaçları getirecek, buna karşılık Hz. Nuh da yemekler hazırlayarak onun karnını doyuracaktı. Ancak Lenduha, ormandan kucağında ağaçlarla dönerken, Şeytan, insan kılığında yoluna çıktı ve böyle nereye gittiğini sordu. Dev de, Hz. Nuh ile aralarında yaptıkları anlaşmayı anlatınca, Şeytan; “ben bir az önce Nuh’un yanındaydım, iki küçük tencerede bir şeyler kaynatmaktaydı, onun hazırladıklarıyla senin doyman mümkün değil, seni kandırmış“ dedi.

    Bunun üzerine çok hiddetlenen dev adam kucağındaki ağaçları atarak Hz. Nuh’un yanına vardı ve gördü ki, kendisi için gerçekten iki tencere yemek hazırlanmıştı, bağırıp, çağırdı, kandırıldığını söyledi. Hz. Nuh ise yemeğe Tanrı’nın adıyla dua ederek başladığı takdirde, bu iki kap yemeğin onu doyuracağını söyledi, nitekim öyle de oldu. Dev adam, yoluna çıkan Şeytan’a kanarak yaptığına pişman olmuştu, ancak ağaçları atmıştı ama, o öylesine iri idi ki, göğsündeki kıllara takılarak kalan ağaçlar Nuh’un gemisini yapmasına yetmişti.

    Hikâye şöyle devam ediyor: Hz. Nuh gemiyi tamamladıktan sonra inançsızlar kendisini alaya almaya, taciz etmeye başladılar, gemiye geliyorlar, içine (defi hacet) ediyorlardı. Zamanla gemi küpeştesine kadar pislikle dolmuştu. Buna karşılık Tanrı da bu inançsızlara şöyle bir dert musallat etti; bütün vücutlarında akıntılı yaralar çıktı, ne yaptılarsa büyük ıstırap veren bu dertten kurtulamadılar. Buna rağmen mahut iş için yine gemiye gelmeye devam ediyorlardı ki bunlardan biri bir gün boğazına kadar pisliğin içine yuvarlandı, bin bir zahmetle kendini dışarı atabildiğinde ise gördü ki, vücudundaki hastalıktan eser kalmamış. Bunu duyan vücutları yara, bere içindeki inançsızlar koşup, geldiler, kendilerini pisliğin içine fırlattılar, debelendiler, iyi olup gittiler. İmansızlar gemiyi yıkayıp çıkan suyu dahi ilaç niyetine kullandılar. Bütün gemi baştan aşağıya, temizlenmişti.

    Zamanı geldi, Hz. Nuh binmesi gereken herkesi ve her şeyi gemiye aldıktan sonra tufan başladı. 40 gün boyunca gökler delinmişçesine yağmurlar yağdı, seller oldu, sular bütün tepeleri, dağları aşacak kadar yükseldi, gemi suların üstünde yüzdü. Tufan sırasında, Nuh peygamberin imana gelmeyi reddederek, biz dağlara çıkar kurtuluruz diyen en yakınları dahi, boğuldular. Seller çekilmeye yüz tutarken, Hz. Nuh ellerinde kalan son erzak malzemesini de birbirine karıştırarak pişirdiği, bugün aşure dediğimiz tatlıyı geminin yolcularına paylaştırdı. Tufan bitmiş, sular çekilmiş ve gemi yüksek bir dağın zirvesine oturmuştu. Hz. Nuh tam bu sırada hatırladı ki, civarda oturan iman sahibi yaşlı bir karı kocayı gemiye almayı unutmuşlardı. Gemiden iner inmez oraya koştular ve yaşlı karı kocayı sağ, salim buldular. Yaşlı çiftin anlattıklarına göre tufan falan olmamış, sadece bir süre önce, bir öğle vakti hava birden çok kararmış ve bir miktar yağmur çiseledikten sonra güneş çıkmış, etraf yine aydınlanmıştı

    Nuh tufanını,* bilmeyenimiz yoktur. Her şeyden önce, bu konu din kitaplarında yer almaktadır ve bu efsaneleşmiş hikayenin kökleri Mezopotamya’da, zamanımızdan 5000 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Ancak tufan olayını bugüne kadar yukarıdaki motifleriyle herhalde birçoğumuz dinlememişizdir. Bu konulara meraklı biri sıfatıyla ben, her ne kadar derinlemesine bir araştırma yapmış olmasam da, din kitaplarında yer alan bazı olayların yukarıdaki türden masalımsı anlatımlarına başka kitaplarda rastladığımı pek hatırlamıyorum. Bu tarz anlatımlar, bu konuların erbabınca, İsrailiyat olarak adlandırılırlar ve dinî açıdan da ciddiye alınmazlar.

    Şimdi düşünüyorum da babam, bu hikayeleri herhalde çocukluk çağında başkalarından dinleyerek öğrenmiş olmalıdır. Ve kendisi de bu tür masalları anlatan insanların, benim bildiğim kadarıyla sonuncusu idi.

    Anlattıkları arasında, Girit’te geçen çocukluk dönemine ait çoğu hüzün veren gerçek hikayeler de vardı ki, bunları her hatırlayışımda kederlenirim: Osmanlı İmparatorluğunun iyice zayıf düştüğü 19. yüzyıl içinde Batılılar, uyguladıkları uzun vadeli bir planın sonunda, 1669 yılından beri elimizde tuttuğumuz Girit Adası’nı 1913 yılında bizden alıp Yunanistan’a verdiler. Bu planın baş mimarı İngilizler idi ve olaylar şöyle bir seyir takip etmişti: 1830 yılında Londra Konferansı ile uluslararası alanda Yunanistan’ın bağımsızlığı kabul edildi. Yunanistan, Girit Adası’nın da kendisine bağlanmasını istediyse de Konferans “şimdi sesinizi çıkarmayın, ileride hallederiz“ dedi.

    1856 yılında ilan edilen Islahat Fermanı ile verilen hakların tümü Girit için de istendi. Bu hakların önemli bölümü Girit’e de verildi.

    1878 yılında Osmanlı – Rus savaşını bitiren Ayastefanos Antlaşması imzalandı. Yunanistan, bu antlaşmayla sınırları yeniden çizilen Osmanlı İmparatorluğundan, Girit’in alınıp kendisine verilmesini istedi. Batılılar bunun yerine Girit’e geniş özerklik veren yeni bir düzenleme yaptı. Buna göre 80 kişilik bir meclis oluşturulacak, bu meclisin üyelerinden 49’u Hıristiyan, 31’i Müslüman olacaktı. Yunanistan bunu da beğenmeyerek kabul etti.

    1913 yılında ise, Londra Barış Konferansı ile nihayet Girit, tamamen Yunanistan’a bırakıldı. Yunanistan 1830 yılında bağımsızlığını elde ettikten sonra Kıbrıs ile Girit dahil bütün Ege adalarını hakimiyeti altına almaya çalışmış ve bu amacına erişmek için buralarda çeteler kurdurarak Müslüman halka saldırtmış, katliamlar yaptırmıştır. Bu tedhiş olayları, İngilizlerin stratejik ilgi duydukları Kıbrıs Adası’nda o zamanlar pek etkili olmamış, ancak sahipsiz kalan Girit Adası’nda Müslüman halkın büyük ıstıraplar yaşamasına neden olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’na tekabül eden günlerde ve takiben Yunanlıların İzmir’e çıkışıyla birlikte Girit’te Müslümanlara karşı baskılar daha da artmıştır. Babam, özellikle İzmir’in işgali olayının Rumlar tarafından adanın her yerinde silahlar atılarak büyük taşkınlıklarla kutlandığını hatırlardı.

    İşte böyle bir ortamda Giritli bazı Türkler, Rumların zulmünden kurtulmak için ufak teknelerle Anadolu sahillerine kaçıyorlardı. Böyle biçare insanların bazıları da tanıdıkları Rum balıkçılara para vermek suretiyle, onların tekneleriyle kaçıp kurtulmaya çalışıyorlardı. Babamın anlattığına göre, bir seferinde 20 civarında Türk delikanlısı, tanıdık ve dost bildikleri bir Rum balıkçı ile bu şekilde anlaşıp, Anadolu kıyılarına çıkmak için onun teknesiyle açılmışlar, ancak daha önce hazırlanmış olan bir tertibe göre başka Rum tekneleri açık denizde önlerine çıkmış ve bu teknelerdeki yine tanıdık ve silahlı Rumlar bizim gençlerimizin hepsini öldürerek denize atmışlar. Rum olan resmi makamlar da işin aslını bilmelerine rağmen sessiz kalmayı tercih etmişler. Babam, bu olaydan sonra, Türklerin de gittiği bir kahvehanede bu Rum katillerin, Türk gençlerinin öldürülmemek için kendilerine yalvarıp yakarmalarını taklit yolu ile ima ederek, bizim insanlarımızı alaya aldıklarına şahit olduğunu, gözleri nemlenerek anlatırdı ki, ben onun bu hikayesini de hiçbir zaman unutamam.

    * Nuh tufanından, Tevrat’ta, Tekvin bap 6 ile bap 9’da, Kur’an’da ise Araf, Yunus, Hud, Mü’minûn, Şuarâ, Ankebût, Zâriyât ve Yâsîn Sureleri’nde bahsedilir.