| EVRENDE
ZEKİ HAYAT Yurdaer İhsan Aksoy / yurdaer.aksoy@mngairlines.com |
|
Dergi’mizin Ocak 2005 sayısında kainatın titreşimlerinden bahsetmiştik. Bu
yazıdan hatırlanacağı gibi; 1887 yılında Rudolf Hertz tarafından söz konusu
titreşimler arasında yer alan radyo dalgaları keşfedilmişti. Bilindiği gibi
bu keşfi takiben 1920 yılında İtalyan fizikçi Marconi ve ekibi radyo
dalgalarını mesaj iletmek ve mesaj almak amacıyla üretip kullanan aleti,
yani radyoyu geliştirerek ilk radyo yayınının yapılmasını sağlamışlardır.
Bundan 11 yıl sonra, 1931 yılında Bell Telefon Laboratuvarı’ndan mühendis
Karl Jansky, artık giderek yaygınlaşmaya başlayan radyo alıcılarından hiç
eksik olmayan bir parazitin varlığını fark etti ve yaptığı araştırmaların
sonucu bu sesin doğrudan doğruya uzaydan geldiğine kanaat getirdi.
Jansky’nin araştırmaları söz konusu radyo dalgalarının bir ölçüde Güneş’ten,
ama daha ziyade Sagittarius (Yay) burcundan gelmekte olduğunu
göstermekteydi. Yay burcu, yaz geceleri güney ufkunun hemen üzerinde yer alır ve burası kuzey gökyüzünün yıldız yoğunluğu bakımından en zengin bölgesidir, zira Samanyolu’nun merkezi burada yer almaktadır. Yazın hava iyice karardıktan sonra, kent ışıklarından uzak bir yerden bu bölgeye bir dürbünle bakarsanız, milyarlarca yıldızın oluşturduğu sisli fonda, ilginç yıldız kümeleri ve nebulalar (bulutsular) görürsünüz ki bu kolaylıkla unutamayacağınız zevkli bir tecrübe olacaktır. Konumuza dönelim: Jansky’nin bulguları sonucunda radyoastronomi bilimi doğdu. Bu suretle gökcisimlerini, doğal olaylar (*) sonucu onların yapılarından yayılan radyo frekanslarında dinlemek için giderek çok büyük çanak antenleri olan radyo alıcıları (radyoteleskopları) yapılmaya başlandı ki, bunlardan ilki İngilizler tarafından Jodrell Bank gözlemevi için inşa edilen 75 m. çapındaki yönlendirilebilir radyoteleskoptur. Geçmiş yıllardan birinde, RJ 100 uçaklarından birini teslim almaya Manchester’e gittiğimizde, bu kente 10 km. uzaklıktaki Jodrell Bank Gözlemevinde bu radyoteleskopu görmek şansım da olmuştu. Günümüzde artık bu çalışmalar çok ileriye götürülmüş bulunuyor. Devasa antenlerle uzayı dinleme konusunda yürütülen irili ufaklı birkaç proje arasında bilhassa S.E.T.I. (The Search for Extraterrestrial Intelligence) yani Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması projesi bugün sonuçlarına en çok bel bağlanılanlardan biridir. Halen yeryüzünde milyonlarca meraklı insan bilgisayarlarını, gönüllü olarak, SETİ’nin verilerinin analizine tahsis etmiş bulunmaktadır ki şayet arzu ederseniz “SETI@home” internet sitesinden bilgi alarak bu programa siz de katılabilirsiniz. Şimdi artık evrende akıllı yaşam konusuna biraz daha yakından bakalım: Dünya’nın
kainatın merkezinde yer aldığı ve yıldızların dünya merkezli küreler üzerine
çakılı kristallerden ya da (Güneş dahil) yanan taşlardan ibaret olduğu
yolundaki eski görüşlerin terk edildiği zamanlardan bu yana,
gökyüzünde başka dünyaların ve bu dünyalar üzerinde de başka canlıların
olup olmadığına ilişkin sorular, evreni anlamak için büyük istek duyan
insanları meşgul eden belli başlı konular arasında yer almıştır. Giderek,
Samanyolu’nu oluşturan milyarlarca yıldızın her birinin birer güneş ve
kendi Güneş’imizin de gerek yapısı, gerekse uzayda bulunduğu yer itibariyle
hiç bir artı özellik taşımadığından, sıradan bir yıldız olduğu anlaşılmış,
bunun doğal sonucu olarak evrende başka yıldızların da üzerlerinde hayat
barındıran gezegenleri olabileceği görüşü kuvvet kazanmıştır. Ancak,
yıldızların parlaklığı, bunların etrafında dönmekte olması muhtemel
gezegenlerin Dünya’mızdan teleskoplar vasıtasıyla tespitine imkan
vermemektedir. Son yıllarda artık yeni teknikler kullanılmak suretiyle, bir
yandan uzayda yeni gezegen sistemleri araştırılmaktadır ki bu tekniklerle
şu ana kadar güneş sistemimizin dışında, başka güneş sistemlerinde 126
gezegen bulunmuştur, diğer yandan çok gelişmiş radyoteleskoplar
vasıtasıyla, yukarıda adı geçen SETİ gibi projeler kapsamında, yıldızlardan
ve diğer gökcisimlerinden, doğal olaylar sonucu oluşup gelen radyo
dalgaları incelenerek bunlar arasına karışmış olabilecek zeka eseri
işaretler aranmaktadır. Şu ana kadar maalesef rastlanılamamış olan, ancak
bir gün mutlaka karşılaşılacağına inanılan söz konusu zeka eseri işaretler,
üzerinde uygarlık gelişmiş bir yabancı gezegenden yola çıkan sıradan radyo
veya televizyon yayınları olabileceği gibi, Samanyolu’ndaki bize benzer
diğer başka zeki canlılarla iletişim kurmak amacıyla gönderilen,
evrensel matematik dilinde formüle edilmiş mesajlar da olabilir. Dünya’da
yaklaşık yetmiş yıldan bu yana radyo, elli yıldan bu yana televizyon
yayınları yapılagelmekte olduğuna göre, ışık hızıyla yol alan bu yayınlar şu
sıralarda bizden 50 ile 70 ışık yılı uzaklıklara kadar ulaşmış
olmalıdırlar ve bu yarı çaplardaki yer merkezli küre hacimleri içinde kalan
bazı dünyalardan (şayet buralarda canlılar yaşıyorsa ve bu canlılar da
bizim gibi, bu iş için yeterli uygarlık ve teknoloji düzeyine erişmiş
iseler) sinyallerimizin tespit edilmiş olması da mümkündür. Bu alandaki
gelişmeler, Samanyolu’nda ne miktarda gezegen bulunduğu, bu gezegenlerin
kaçının üzerinde hayat barındırdığı ve ne kadarında da ileri düzeyde
uygarlık yaşanmakta olduğu konularında çeşitli görüş ve önerilerin ortaya
atılmasına vesile teşkil etmiştir. Halen bu görüş ve önerilerden en tanınmış
olanı ve en çok tutulanı astronom Frank Drake tarafından 1961 yılında
Amerika Birleşik Devletleri’nde Green Bank Ulusal Radyoastronomi
Gözlemevi’nde yapılan bir toplantıda gündeme getirilmiştir. Bu toplantıda
Drake, Samanyolu’nda uzay çağını yakalamış kaç adet uygarlık olabileceği
sorusuna cevap bulmak için kullanılmak üzere halen kendi adıyla anılan
bir denklem önermiştir. Zaman içinde genel kabul görerek ilgili ortamlarda
Einstein’in E = m x c2 ‘ si kadar popüler hale gelen ve Dergi’nin Kasım
2000 sayısında da konu ettiğimiz bu denklem hatırlanacağı gibi şu şekilde
formüle edilmiştir;
Ne: Böyle bir sistem başına çevre koşulları itibariyle hayat için uygun gezegen sayısı, Fl: Hayatın başladığı, yaşanmaya uygun gezegenlerin oranı, Fi : Akıllı canlılara ait hayat şekillerinin geliştiği gezegenlerin oranı, Fc:
Haberleşebilecek teknik düzeydeki uygarlıkların geliştiği gezegenlerin
oranı; FL: Böyle bir gezegende söz konusu ileri uygarlığın süresinin o
gezegendeki hayatın toplam süresine oranı olarak tanımlanmaktadır.
(N) ise, Samanyolu’nda üzerinde kendisi ile
haberleşilebilecek teknolojik düzeyde uygarlık barındıran gezegenlerin
bulmak istediğimiz sayısını verecektir. Görüleceği gibi bu denklem,
astronomiden organik kimyaya, biyolojiye, tarihe, global siyasete ve
uygarlaşmış canlı psikolojisine kadar her alanı kapsamaktadır ve bu
çarpanlar tesbit edilirken bazıları için doğal olarak dünyamıza ait bilgi ve
tecrübelerden faydalanılmıştır. Bunların dışında kalan değerler ancak
bilimsel tahminlere dayalı olarak alınabileceği için bunların çarpımı
neticesinde bulunacak gezegen sayısı (N) sadece kaba bir fikir vermek üzere
yaklaşık bir sayı olacaktır. Gezegen araştırmaları konusunda lider
isimlerden biri olan müteveffa bilimadamı Carl Sagan’ın, dilimize de
çevrilmiş olan Kozmos isimli eserinde, Samanyolu gökadasında 400 milyar
yıldız bulunduğu kabulünden yola çıkarak Drake denkleminin çarpanlarına
gerçekçi yaklaşımlarla verdiği değerlere göre: a: Samanyolu’nda (her 3 yıldızdan birinin gezegen sistemine sahip olması gerektiği kabulüyle) 130 000 000 000 adet, yani 130 milyar yıldızın gezegen sistemine sahip olduğu, b: Her bir sistemin 10 gezegene sahip olduğu kabulü ile Samanyolu’nda 1. 3 trilyondan fazla gezegenin bulunduğu, c: Her sistemde en az 2 gezegenin uygun koşullara sahip olduğu kabulü ile yaşama elverişli 300 milyar gezegenin bulunduğu, d: Bu 300 milyar gezegenin 1/3 ‘ ünde hayatın yeşermiş olabileceği kabulü ile üzerinde hayat barındıran 100 milyar gezegen bulunduğu, e: 100 milyar yaşam ortamının 1/100 ‘ nde teknik uygarlığın gelişmiş olabileceği kabulü ile evrenin yaratıldığı zamanlardan bu yana Samanyolu’nda 1 milyar dünyada ileri düzeyde uygarlıkların yaşanmış ya da yaşanmakta olduğu sonucuna varılır. Ancak bu ana kadar hesaba dahil edilmemiş olan FL çarpanı üzerinde biraz durmak gerekecektir. Bilindiği gibi yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaşanan ve yirmibirinci yüzyılın içinde de yaşanmayacağını garanti edemeyeceğimiz soğuk savaş döneminde tarafların sahip olduğu nükleer silahlar dünya üzerindeki hayatı yok olmanın eşiğine getirmiştir. Bunun yanında hızla kirletilen çevre, doğal kaynakların şuursuzca kullanılması, nüfusun kontrolsuzca artması insan uygarlığının sonunu hazırlayacak etkenler olabilir. Büyük boyutlarda kuyrukluyıldız ve asteroitlerin dünyaya çarpması ve benzeri kozmik tehlikeler de uygarlığımızı evrenden silebilir. Ancak burada üzerinde durulan husus kendi uygarlığımızın gidişatına bakılarak, uygarlıkların belli bir teknolojik aşamaya geldiklerinde, kendilerini yok etme eğilimi göstermeleri olasılığıdır. Başta Carl Sagan olmak üzere bazı bilim adamları bunun insan uygarlığı için beynimizin oluşumundan kaynaklanan bir genetik zorunluluk olduğu görüşündedirler. Dolayısıyla Samanyolu’ndaki uygarlıklara bir ömür tayin edilerek bu değer de Drake denklemine katılmalıdır. Dünya üzerinde hayatın 3 milyar yıldan beri var olduğu ve uzaydaki dünyalarla en az 30 yıldan bu yana haberleşme olanaklarına kavuştuğumuz kabul edilir ve çok uzun olmayan bir süre sonra uygarlığımızın kendi kendisini evrenden silebileceği varsayılırsa FL’ yi bu iki değerin oranı olan 30 / 3.000.000.000 = 1/100.000.000 olarak alabiliriz. Bu oranı Drake denklemine uyguladığımızda, şu anda Samanyolu’nda başka dünyalarla haberleşme olanağına sahip ileri düzeyde uygarlık barındıran gezegen sayısı N (1.000.000.000 / 100.000.000) sadece 10 civarında olmalıdır ki şayet yapılan kabuller doğru ise, bu dört yüz milyar yıldızlı gökadamızda çok yalnız olduğumuz anlamına gelmektedir. Böyle bir sonuç bir yandan büyük bir karamsarlık yaratmakta, diğer yandan ise insan ırkı olarak zekamızla evrende ne kadar nadir ve değerli bir varlık olduğumuz konusunda iyice düşünmemiz ve dünyamızın geleceğini bu gerçeğin ışığında planlamamız gerektiğini göstermektedir. Ancak gidişat maalesef bu yönde değildir. Birileri daha çok para kazanmak için atmosferi durmaksızın kirletiyorlar ki bunun rahatsız edici sonuçlarını da küresel ısınma şeklinde daha şimdiden görmeye başladık.
Yukarıdaki karamsar sonuca, belli bir teknolojik düzeye ulaşmış
uygarlıkların belli ömürleri olması gerektiği kabulünden yola çıkılarak
varılmaktadır. Ancak, konunun bilincine varıp çeşitli tedbirlerle kendi
kendisini yok etme aşamasını zararsız olarak atlatan uygarlıkların da
olabileceğini kabul etmemiz halinde işin şekli değişmektedir. Eğer
Samanyolu’ndaki uygarlıkların mesela yüzde 1’i tehlikeli teknolojik
dönemlerini sağ salim geçiştirebilmiş ve tarihlerinin o kritik dönemlerinde
doğru yolu bulup olgunluk dönemine girebilmiş olsalar, o takdirde FL = 1 /
100 kabulüyle (N) sayısı (1. 000. 000. 000 / 100) 10 milyon civarında
bulunur ki, bu sonuç da gökadamızda varolmaları muhtemel ileri uygarlıkların
sayısını 1 milyon kat arttırır. Uzunca
bir süreden beri bilimadamları devasa radyoteleskoplar kullanarak, bu
iyimser çözümün verdiği heyecan ve umutla, uzaydan gelen radyo
dalgalarını incelemekteler. Ancak kötümser çözümü akla daha yatkın bulan
bazı bilimadamları da var. Böyle düşünmekte olan bilimadamları kolay kolay
göz ardı edilemeyecek karşı görüşlere sahipler. Örneğin bunlardan biri olan
biyolog Ernst Mayr; şimdiki halde yeryüzünde yaşayan en azından 30 milyon
canlı türü bulunduğunu, tahminlere göre hayatın süregeldiği yaklaşık 3
milyar yıl zarfında dünya üzerinde yaklaşık 50 milyar türün yaşam sahnesinde
göründüğünü, bu 50 milyar türden sadece birinin, insanın, iletişim ve uzay
teknolojisi geliştirmek için lüzumlu zeka ve beceriyle donatılmış olduğunu
ileri sürerek; zekanın evrende fevkalade nadir bir olgu olması gerektiğini
söylemektedir. Ancak bugüne kadar herhangi bir ileri uygarlığa ait sinyal
alınamamış olması, bu gibi kötümser görüşleri güçlendirse de, iyimserlerin
çabalarını da engelleyemiyor. Yalnız, gösterilen bunca çabaya karşılık bu konuda henüz elle tutulur bir sonuç alınamamış olması karşısında, artık bazı iyimser bilimadamları da milyonlu rakkamları bir kenara bırakıp Samanyolu’nda ileri düzeyde uygarlığa sahip hiç olmazsa birkaç bin gezegen olabileceği görüşünde birleşiyorlar. Son
olarak şunu da ekleyelim : Evrende bizim gökadamız gibi yüzlerce milyar
gökada mevcuttur ve aynı akıl yürütmeleri bunlar üzerine yapmamamız için
hiçbir neden bulunmamaktadır. Ancak aramızdaki akıl almaz uzaklıklar
nedeniyle (ki bize en yakını olan devasa M31 Andromeda gökadasının ışığı
Dünya’mıza 2.4 milyon yılda ulaştığına göre), bunun pratik bir yararı da
yoktur. Bu bize sadece oralarda da bizden (zeka sahibi) birilerinin
olabileceği ümidini aşılar. Islak bir
toz zerresi üzerinde ve çoğumuzun bilincine varamadığı derin bir yalnızlık
içinde varlığımızı sürdürmeye çalıştığımız ebedi kozmik gecede, tek başımıza
olmadığımızı bilmeye aslında çok ihtiyacımız var. (*) Evrende, çalkantılı atmosferleri olan Jupiter gibi gezegenler, yıldızlar, gökadalar, quasar adı verilen yıldızımsı cisimler, nötron yıldızları ve karadelikler çeşitli şekillerde radyo dalgaları üretirler. Uzaydan gelen radyo dalgalarının bir kısmı da, yıldızlar arası ortamda gaz halindeki madde içinde, atomların birbirleriyle çarpışmasından kaynaklanmaktadır, örneğin Samanyolu’nda devasa bulutlar oluşturan hidrojen atomlarının çarpışmaları sonucu 21 cm. dalga boyunda radyo dalgaları yayınlanmaktadır ve bunların radyoteleskoplar yardımıyla kaydedilmeleri suretiyle Samanyolu’ndaki hidrojen gazı dağılımının haritaları da çıkarılmaktadır. Ancak burada şaşırtıcı olan, günümüze kadar yine aynı tekniklerle, yıldızlar arası ortamda su, hidroksil, amonyak, formaldehit, metil alkol ve benzeri birçok hayati maddenin varlığının da keşfedilmiş olmasıdır ki bu buluşlar, başka dünyalarda da hayat olabileceği görüşüne güç kazandırmaktadır. |