MİTOLOJİ

Yurdaer İhsan Aksoy
yurdaer.aksoy@mngairlines.com

 “ Derler ki bir gün, Marsyas adındaki satyr, kırda dolaşırken; tanrıça Athena’nın icat ettiği ve çalarken yüzünü çirkinleştirdiğinden kaldırıp attığı flütü buldu ve çalmaya başladı. Bir tanrının elinden çıktığı için güzel sesler çıkaran bu flüt ile öğünmeye, kendisini Apollon’a rakip saymaya başladı. Bu terbiyesizin kitara tanrısı ile boy ölçüşmesi hiç de iyi bir şey olmadı. Tanrıların şarkıcısı onunla  “ kazananın yenilene istediğini yapabilmesi şartıyla “ müsabakayı kabul etti.
 

Apollon’un arkadaşları olan “ Musalar “ ve Frigya kralı Midas müsabakada hakem olarak bulundular. Bugünkü  Ödemiş’in kuzeydoğusunda bulunan Bozdağ’ın, eski adıyla Tmolos dağının yeşil yamaçları üzerinde müsabaka başladı. Apollon kitarası ile ortalığı inletti. Kurnaz Marsyas, flütü ile ondan geri kalmadı. Hakemler tereddüt ediyorlardı. Bunun üzerine Apollon kitarayı bıraktı, lirini eline aldı. O kadar güzel, o kadar hoş çaldı ki, dağlar, taşlar heyecandan titrediler. Marsyas, Apollon gibi çalamayacağını itiraf etmek zorunda kaldı. İlham perileri Musalar onun yenildiğini söylediler. Saygısız Marsyas’ı cezalandırmak için Apollon onu bir ağaca bağladı ve diri diri derisini yüzdü. 
 

Marsyas’ın ölümünden müteessir olan kır perileri; matem tuttular, ağladılar. O kadar ağladılar ki, onların göz yaşlarından Frigya’da hazin sesler çıkararak akan Marsyas çayı doğdu.


Kral Midas’a gelince, o da Marsyas’ın tarafını tuttuğundan, bitaraf olamayan ve doğru hakemlik yapamayan bu adamın da cezalandırılması gerekti. İyi işiten kulaklara sahip olmadığından, Apollon insanlara mahsus kulakları ona uygun bulmadı. Onun kulaklarını uzattı, uzattı, içlerini, dışlarını kıllarla doldurdu. Zavallı kral eşek kulaklı oldu. O kulaklarını oynatıyor, sağa sola sallayabiliyordu.  Frigya kralı aptallığının cezasını bu şekilde görmekten çok utandı. Eşek kulaklarını kimseye göstermemek için onları saçlarının arasına sakladı. Başına geniş bir kalpak örttü. Ancak kralın saçlarını kesen berberi uzun kulakların farkına vardı. Kral bu berberi ölümle korkutarak sırrın etrafa yayılmasına mani olmak istedi. Fakat sırrını içinde saklayan, hayatından korktuğu için kimseye söyleyemeyen zavallı berber, sararıp solmaya, adeta patlayacakmış gibi sıkılmaya başladı ve bu sırrı toprağa tevdi etmeyi düşündü. Issız bir yerde bir çukur kazdı, oraya eğilerek yavaşça fısıldadı: “Haberiniz var mı, kral Midas eşek kulaklıdır.” Bunu söyleyince üzerinden bir yük kalkmış gibi oldu ve kalbi rahatladı. Fakat berberin açtığı çukurun yanında bulunan kamışlar onun fısıldadığı şeyleri işitmişlerdi. Onlar rüzgarla sallandıkça “ haberiniz var mı, kral Midas eşek kulaklıdır “ diye sırrı her tarafa yaydılar.”

 

Bu sayıda, yine arada bir yaptığımız gibi, biraz farklı bir konu seçtik, mitolojiden ilginç birkaç hikaye anlatacağız: Bunlardan biri olan yukarıdaki hikayeyi, Şefik Can’ın,  ilk baskısı 1970 yılında, yedinci baskısı da bir, iki yıl önce yapılmış olan “ Klasik Yunan Mitolojisi “ isimli kitabından aldık.  Bana göre adı geçen eser dilimizde bugüne kadar yayınlanmış mitoloji kitaplarının en iyilerinden biridir. 1970’li yıllarda satın aldığım, ancak o zamanlar okusun diye verdiğim bir arkadaşımın iade etmediği bu kitabın 7. baskısını yakın bir tarihte, İnkılap yayınevinin rafında görmek beni gerçekten çok mutlu etmişti. Mitolojiye ilgi duyanların bu kitabı edinmelerini tavsiye ederim.
 

Bu hikayede adı geçen yerlerden Frigya, Orta Anadolu’yu da içine alan ve o zamanlar Bithynia denilen İzmit  yöresinin güneyinde kalan topraklar üzerinde kurulmuş bir krallık idi. İconium – Konya, Lampsakos – Lapseki ve Ankyra – Ankara bu ülkenin başta gelen kentleriydiler. Marsyas çayına gelince; mitolojiye göre perilerin göz yaşlarından hasıl olan bu çayın bugünkü ismi “ Çine “çayıdır. Kaynağını Milas ile Muğla arasındaki dağlardan alan ve Büyük Menderes’e dökülen bu çayın esas gözesinin olduğu yerde büyük bir mağara varmış. Rivayete göre, perilerin toplanarak ağlaştıkları bu mağaranın derinliklerinde, bir köşede satyr Marsyas’ın taşlaşmış derisi hala durmaktaymış.
 

Bu arada ekleyelim: Mitolojide  Musalar, düşünürlere ve sanatkarlara ilham aşılayan 9 periydiler. Satyr (satir)’irler ise doğayı simgeleyen garip yaratıklardı. Gövdelerinin belden üstü insan, belden aşağısı at veya teke biçimindeydi ve ömürleri, kötü emellerine alet etmek için güzel orman perilerinin peşinden koşmakla  geçerdi. Satirlerin böyle yoğun  ilgisine mazhar olan orman perilerine, nymphalar (nimfalar) denilirdi, kadınlarda aşırı derecede seks düşkünlüğüne verilen nemfomani adı buradan gelmektedir.
 

Mitolojide Marsyas hikayesinin çeşitli anlatımları vardır: Örneğin; Azra Erhat’ın  Mitoloji Sözlüğü’ne göre, birinci yarışma netice vermeyince, ikincisinde Apollon Marsyas’a meydan okuyarak flütünü tersine tutup çalmasını buyurmuş, kendisi lirini ters tutunca aynı sesleri çıkardığı halde Marsyas flütü öttürememiş, bu yüzden yenik düşmüş. Yine bir başka anlatıma göre Apollon, derisini yüzmek için Marsyas’ı bir çam ağacına bağlamış, çam ağacının kabuklarının kırmızıya çalması da bu kanlı olaydan kaynaklanmaktaymış.

Aslında böyle yakıştırmalara mitolojide çok sık rastlanır.  Yankı (aksiseda) olayına adı verilen Ekho (Eko) ile Nergis çiçeğine adı verilen Narkissos’un hikayesi buna güzel bir örnektir:
 

“ Bir gün keçi ayaklı tanrı Pan, çiçekli, güzel bir vadide dolaşıyordu. Bir peri kızının şarkılarını duyunca, durdu; dinledi, bu peri yalnızlığın dostu, topluluğun düşmanı idi. Musalar ona şarkı söylemeyi ve flüt çalmayı öğretmişlerdi. Yalnız dolaşan, herkesten uzak yaşayan bu peri kızının adı Ekho idi. Bu kız gerek tanrıların ve gerekse insanların topluluğundan kaçar ve aşk tanrısı Eros’un oklarına karşı kalbini, iradesinin çelik zırhlarıyla korurdu. Pan, güzel peri kızının billur sesini duyunca onun aşığı oldu. Onun yüksek istidadını kıskanarak ve mağrur güzelliğini yenemediği için ona kızarak çılgına döndü. Sağda, solda dolaşmaya, bu münzevi peri kızına gönül veren çobanların başına bela olmaya başladı.
 

O, Pan gibi diğer aşıklarına da yüz vermediğinden bir gün ona gönül verenlerin hepsi birden bu zavallı kızın üzerine çullandılar. Onu paramparça ettiler. O günden beri dünyanın her yerine yayılmış olan parçaları bir yerde takılıp kalmaz. O gürültü olan her yerde vardır. O seslere ses veren “yankı”dır. Parçalanan fakat ölmeyen Ekho, sesini kaybetmedi. Issız dağlarda kulağına çarpan sesleri olduğu gibi geri çevirmektedir.”

Bir diğer anlatıma göre  Ekho’nun felaketini hazırlayan tanrı Pan ve çobanlar değildir.
 

“ Çapkın Zeus, Olympos’tan yeryüzüne inip bazı peri kızlarıyla buluştuğu zamanlarda, karısı kıskanç Hera’nın takibinden kurtulmak için Ekho’dan yararlanıyordu. Şöyle ki; kocasını yeryüzünde aramaya inen ve onu peri kızlarıyla bastırmak isteyen Hera’nın karşısına, bu münzevi kız çıkıyor, onu lafa tutuyor ve Zeus’un eğlendiği peri kızlarına kaçmak için zaman kazandırıyordu. Fakat Hera, Ekho’nun kurnazlığını ve kendisini aldattığını  anlamakta gecikmedi.  Ona şöyle dedi : - “ Madem ki sen dilinle beni kandırdın; ben de senin dilini kısacağım.” Gerçekten de öyle oldu. O zamandan beri güzel peri kızı, Ekho, hiçbir zaman ilk önce söze başlayamaz, dilsiz gibi durur, ona hitap edildiği zaman işittiği son heceyi tekrarlar.”
 

Bir başka anlatıma göre ise: “ Yalnız başına dağlarda ve ormanlarda dolaşan Ekho, bir gün geyiklerin peşinde koşan bir avcı ile karşılaştı. Bu avcının adı Narkissos idi. Hiçbir delikanlı, bunun kadar güzel olamazdı. Ekho bu güzel avcıyı görür görmez, gönlü tutuştu. Onu delice sevdi. Ona sezdirmeden izini takip etti. Fakat takip ettikçe kalbi yanıyor, aşkı artıyordu. Yüzlerce defa onun önüne çıkmayı, yalvarmayı, ayaklarına kapanmayı düşündü. O bir türlü aşkını açıkça ifade edemiyordu. Bir gün artık dayanamadı, Narkissos’un üzerine atıldı, onu kollarının arasına aldı, fakat delikanlı kendisini kurtardı, hızla koşarak koruluğa girip kayboldu.
 

Aşkına karşılık göremeyen Ekho ümitsiz, kalbi kırık bir halde bir mağaranın içine gizlenerek, yenilgisini herkesten sakladı. O artık dağlarda görünmez oldu. Bir an geldi ki bütün vücudu aşktan ve meraktan eridi. Kanı buhar halinde göklere uçtu, geriye kemikleri ve sesi kaldı. Tanrılar kemiklerini kayaya çevirdiler, ortada kalan sesi o zamandan beri ötede beride dolaşmakta ve ıssız dağlarda inleyip feryat etmektedir.
 

Bu zavallı kızın felaketine sebep olan kalpsiz Narkissos’a gelince; tanrılar onun duygusuzluğunu ve vahşi gururunu affetmediler, onun taşlaşmış gönlünde, tuhaf, yakıcı ve kavurucu bir aşkın ateşini yaktılar. Bir yaz günü av peşinde koşmaktan yorulan  Narkissos, berrak ve sakin bir kaynağın başında durdu. Dinlenmek, susuzluğunu gidermek istedi. Burası cidden dinlenecek bir yerdi. Kaynak o kadar serin, o kadar güzeldi ki; ağaçlar güneşin ateşini kaynağın üstüne bırakmıyorlardı. Kenarında biten otlar, başlarını uzatan çiçekler, onun gümüş sathında yukarıdan akseden ağaç yapraklarının hayalleri ile beraber titreşerek oynaşıyorlardı. Narkissos oraya, çimenlerin üzerine uzandı ve su içmek için kaynağa eğildi, durdu. Suyun içine düşen kendi hayalini gördü. Bu hayalin esiri olan avcı hayretten dondu, kaldı. Büyük aşk heyecanları içinde kendi kendini, kendi güzelliğini seyrediyordu. O böylece kendi kendinin bağrı yanık bir aşığı oldu. Kendine tapmakta o kadar ileri gitti ki, gördüğü hayalden gözünü bir an dahi ayırmak istemiyordu. Oradan kalkmadı, oraya bağlanmış, uyuşmuş, çivilenmiş gibi idi.
 

Kırağının güneşte eridiği gibi kendisinin de yavaş yavaş eridiğini ve gül renginin solduğunu görüyordu. Yakıp kavuran gizli ateş, onu tamamen tükettiği zaman kız kardeşleri olan ırmak ve çeşme perileri onun için ağladılar, sızladılar, kardeşlerinin mezarına koymak için uzun saçlarını kestiler. Sonra cesedi yakmak için bir odun yığını hazırladılar. Fakat kaynağın yanına gittikleri zaman kardeşlerinin vücudunun olması gereken yerde, bugün onun ismiyle anılan, sarı göbeğini beyaz yaprakların sardığı Nergis çiçeğini buldular.”
 

Bilindiği gibi, bazı insanlarda, kendini çok aşırı derecede beğenmek şeklinde ortaya çıkan bir tür ruhsal rahatsızlığa, bu mitolojik hikayeden mülhem, narsisizm adı verilmiştir.
 

Etimolojik açıdan bakıldığında; Narkissos isminin muhtemelen kendisinden türetildiği “ narke “, Eski Yunanca’da; uyuşma, kendinden geçme anlamına gelmektedir.


Yine aynı kökten gelen narkoz ve narkotik kelimeleri de Fransızca üzerinden dilimize girmişlerdir.


Öte yandan; ihtiva ettiği bazı kimyasal maddelerden ötürü nergis çiçeğini koklayanların ruh halleri bundan müspet şekilde etkilenmekte ve kendilerine olan güvenleri artmaktadır. Kanaatimce, Narkissos ve nergis çiçeği masalı bu gerçeğin ışığında değerlendirildiğinde, mitolojinin zarafeti ve güzelliği  ortaya çıkmaktadır.


Mitolojide tanrılar tarafından, insanken çiçek ya da ağaç haline getirilmenin böyle pek çok örneği bulunmaktadır. Örneğin şarap tanrısı Dionysos, gönül verdiği peri kızı Staphyle (Stafile)’nin aklını başından aldıktan sonra onu asma kütüğüne çevirmiş, Eski Yunanca’da Stafile; asma demektir. Peri kızı Daphne (Dafne) de kendisini kovalayan aşığı Apollon’dan kurtulabilmek için yardımını istediği toprak tanrıçası Gaia  (Gaya) tarafından ağaç haline getirilmiş, defne ağacı da bu şekilde ortaya çıkmış.


Menthe, yeraltı dünyasının tanrısı Hades’in gönül verdiği bir peri kızıymış, bugünkü İzmit yöresindeki ormanlarda yaşarmış. Günün birinde, Hades’in karısı tanrıça Persephone (Persefone), kıskandığı bu güzel peri kızını ayaklarının altına almış, ezmiş. Sevgilisine acıyan Hades de, onu bildiğimiz güzel kokulu naneye çevirmiş. Dilimizdeki mentol ve mentollü kelimelerinin kaynağı da bu menthe (nane) kelimesidir. Mentol;

Eski Yunanca – Latince karışımı bir kelimedir, aslı mentha oleum olup, nane yağı anlamına gelmektedir.
 

Bir diğer hikayeye göre; Kalamos ile Karpos iki candan dost imişler, bir gün Menderes nehrinde yıkanırlarken yarışmaya kalkışmışlar, Karpos yorulmuş ve boğulmuş, Kalamos arkadaşının ölümüne o kadar üzülmüş ki, üzüntüsünden kuruya kuruya ırmağın kenarında bir kamış haline gelmiş. Kalamos kamış demektir, kalem kelimesi de buradan gelmektedir, zira eskiden, yazmak için ucu verev kesilmiş ince kamışlar mürekkebe batırılarak kullanılırdı. Karpos’a gelince, o da güzün ölüp yazın başında dirilen tarla meyvesi,  karpuz olmuş.

Yazımızı yine bir kral Midas hikayesi ile bitirelim:
 

Silenos, şarap tanrısı  Dionysos’un ekibinden ihtiyar ve ayyaş bir satirdir. Kral Midas bir gün bu Silenos’a çok büyük bir iyilik yapar ve bundan hoşnut kalan Dionysos da, Midas’a; dile benden ne dilersen der, o da her dokunduğu şeyin altın olmasını diler ve bu dileği yerine gelir,  artık neye dokunuyorsa o şey altın olmaktadır. Kendisine bahşedilen bu imkan, ilk başlarda Midas’ı çok mutlu eder, ta ki ağzına götürdüğü ekmekle, dudağına değdirdiği şarap da altın olana dek. Artık hiçbir şey yiyemeyen Midas büyük bir pişmanlık içinde, tekrar Dionysos’a  yalvarır, Dionysos da her şeyin yine eskisi gibi olması için ona ( bugünkü Manisa yöresinde bulunan ) Sardes’e gitmesini, Sart deresinin kaynağına kadar çıkmasını ve topraktan fışkıran suyla başını ve ellerini yıkamasını söyler. Midas da öyle yapar ve kaynak sularında arınarak bu dertten kurtulur. Rivayete göre o günden beri Sart deresinden altın pulları sürüklenmekteymiş.
 

Mitoloji, böyle daha pek çok hikayenin kaynağıdır. Binlerce yılın birikimleri olan bu güzel hikayeleri, bu topraklarda bizden binlerce yıl önce yaşayan çeşitli kavimlerden insanlara, yine bu toprakların ve bu iklimin güzellikleri ilham etmiştir. Bu kavimlerden Eski Yunanlılar, bütün bu hikayeleri Yunanca’laştırmışlar, ayrıca bunlara, dini inançları doğrultusunda, yeni hikayeler de eklemişlerdir.

Kuzeyli kavimlerin de benzer hikayeleri vardır, ancak bunları dinlerken, bazıları hariç, ekseriya kuzey iklimlerinin buz gibi soğuğunu hissedersiniz. Bir başka sayıda da kuzey mitolojilerinden bahsederiz.