| MİTOLOJİ
Yurdaer
İhsan Aksoy |
|
“ Derler ki bir gün, Marsyas adındaki satyr, kırda
dolaşırken; tanrıça Athena’nın icat ettiği ve çalarken yüzünü
çirkinleştirdiğinden kaldırıp attığı flütü buldu ve çalmaya başladı. Bir
tanrının elinden çıktığı için güzel sesler çıkaran bu flüt ile öğünmeye,
kendisini Apollon’a rakip saymaya başladı. Bu terbiyesizin kitara tanrısı
ile boy ölçüşmesi hiç de iyi bir şey olmadı. Tanrıların şarkıcısı onunla “
kazananın yenilene istediğini yapabilmesi şartıyla “ müsabakayı kabul etti.
Apollon’un arkadaşları olan “ Musalar “ ve Frigya kralı
Midas müsabakada hakem olarak bulundular. Bugünkü Ödemiş’in kuzeydoğusunda
bulunan Bozdağ’ın, eski adıyla Tmolos dağının yeşil yamaçları üzerinde
müsabaka başladı. Apollon kitarası ile ortalığı inletti. Kurnaz Marsyas,
flütü ile ondan geri kalmadı. Hakemler tereddüt ediyorlardı. Bunun üzerine
Apollon kitarayı bıraktı, lirini eline aldı. O kadar güzel, o kadar hoş
çaldı ki, dağlar, taşlar heyecandan titrediler. Marsyas, Apollon gibi
çalamayacağını itiraf etmek zorunda kaldı. İlham perileri Musalar onun
yenildiğini söylediler. Saygısız Marsyas’ı cezalandırmak için Apollon onu
bir ağaca bağladı ve diri diri derisini yüzdü. Marsyas’ın ölümünden müteessir olan kır perileri; matem tuttular, ağladılar. O kadar ağladılar ki, onların göz yaşlarından Frigya’da hazin sesler çıkararak akan Marsyas çayı doğdu.
Bu sayıda, yine arada bir yaptığımız gibi, biraz farklı bir
konu seçtik, mitolojiden ilginç birkaç hikaye anlatacağız: Bunlardan biri
olan yukarıdaki hikayeyi, Şefik Can’ın, ilk baskısı 1970 yılında, yedinci
baskısı da bir, iki yıl önce yapılmış olan “ Klasik Yunan Mitolojisi “
isimli kitabından aldık. Bana göre adı geçen eser dilimizde bugüne kadar
yayınlanmış mitoloji kitaplarının en iyilerinden biridir. 1970’li yıllarda
satın aldığım, ancak o zamanlar okusun diye verdiğim bir arkadaşımın iade
etmediği bu kitabın 7. baskısını yakın bir tarihte, İnkılap yayınevinin
rafında görmek beni gerçekten çok mutlu etmişti. Mitolojiye ilgi duyanların
bu kitabı edinmelerini tavsiye ederim.
Bu hikayede adı geçen yerlerden Frigya, Orta Anadolu’yu da
içine alan ve o zamanlar Bithynia denilen İzmit yöresinin güneyinde kalan
topraklar üzerinde kurulmuş bir krallık idi. İconium – Konya, Lampsakos –
Lapseki ve Ankyra – Ankara bu ülkenin başta gelen kentleriydiler. Marsyas
çayına gelince; mitolojiye göre perilerin göz yaşlarından hasıl olan bu
çayın bugünkü ismi “ Çine “çayıdır. Kaynağını Milas ile Muğla arasındaki
dağlardan alan ve Büyük Menderes’e dökülen bu çayın esas gözesinin olduğu
yerde büyük bir mağara varmış. Rivayete göre, perilerin toplanarak
ağlaştıkları bu mağaranın derinliklerinde, bir köşede satyr Marsyas’ın
taşlaşmış derisi hala durmaktaymış.
Bu arada ekleyelim: Mitolojide Musalar, düşünürlere ve
sanatkarlara ilham aşılayan 9 periydiler. Satyr (satir)’irler ise doğayı
simgeleyen garip yaratıklardı. Gövdelerinin belden üstü insan, belden
aşağısı at veya teke biçimindeydi ve ömürleri, kötü emellerine alet etmek
için güzel orman perilerinin peşinden koşmakla geçerdi. Satirlerin böyle
yoğun ilgisine mazhar olan orman perilerine, nymphalar (nimfalar)
denilirdi, kadınlarda aşırı derecede seks düşkünlüğüne verilen nemfomani adı
buradan gelmektedir. Mitolojide Marsyas hikayesinin çeşitli anlatımları vardır: Örneğin; Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü’ne göre, birinci yarışma netice vermeyince, ikincisinde Apollon Marsyas’a meydan okuyarak flütünü tersine tutup çalmasını buyurmuş, kendisi lirini ters tutunca aynı sesleri çıkardığı halde Marsyas flütü öttürememiş, bu yüzden yenik düşmüş. Yine bir başka anlatıma göre Apollon, derisini yüzmek için Marsyas’ı bir çam ağacına bağlamış, çam ağacının kabuklarının kırmızıya çalması da bu kanlı olaydan kaynaklanmaktaymış.
Aslında böyle yakıştırmalara mitolojide çok sık rastlanır.
Yankı (aksiseda) olayına adı verilen Ekho (Eko) ile Nergis çiçeğine adı
verilen Narkissos’un hikayesi buna güzel bir örnektir:
“ Bir gün keçi ayaklı tanrı Pan, çiçekli, güzel bir vadide
dolaşıyordu. Bir peri kızının şarkılarını duyunca, durdu; dinledi, bu peri
yalnızlığın dostu, topluluğun düşmanı idi. Musalar ona şarkı söylemeyi ve
flüt çalmayı öğretmişlerdi. Yalnız dolaşan, herkesten uzak yaşayan bu peri
kızının adı Ekho idi. Bu kız gerek tanrıların ve gerekse insanların
topluluğundan kaçar ve aşk tanrısı Eros’un oklarına karşı kalbini,
iradesinin çelik zırhlarıyla korurdu. Pan, güzel peri kızının billur sesini
duyunca onun aşığı oldu. Onun yüksek istidadını kıskanarak ve mağrur
güzelliğini yenemediği için ona kızarak çılgına döndü. Sağda, solda
dolaşmaya, bu münzevi peri kızına gönül veren çobanların başına bela olmaya
başladı. O, Pan gibi diğer aşıklarına da yüz vermediğinden bir gün ona gönül verenlerin hepsi birden bu zavallı kızın üzerine çullandılar. Onu paramparça ettiler. O günden beri dünyanın her yerine yayılmış olan parçaları bir yerde takılıp kalmaz. O gürültü olan her yerde vardır. O seslere ses veren “yankı”dır. Parçalanan fakat ölmeyen Ekho, sesini kaybetmedi. Issız dağlarda kulağına çarpan sesleri olduğu gibi geri çevirmektedir.”
Bir diğer anlatıma göre Ekho’nun felaketini hazırlayan
tanrı Pan ve çobanlar değildir.
“ Çapkın Zeus, Olympos’tan yeryüzüne inip bazı peri
kızlarıyla buluştuğu zamanlarda, karısı kıskanç Hera’nın takibinden
kurtulmak için Ekho’dan yararlanıyordu. Şöyle ki; kocasını yeryüzünde
aramaya inen ve onu peri kızlarıyla bastırmak isteyen Hera’nın karşısına, bu
münzevi kız çıkıyor, onu lafa tutuyor ve Zeus’un eğlendiği peri kızlarına
kaçmak için zaman kazandırıyordu. Fakat Hera, Ekho’nun kurnazlığını ve
kendisini aldattığını anlamakta gecikmedi. Ona şöyle dedi : - “ Madem ki
sen dilinle beni kandırdın; ben de senin dilini kısacağım.” Gerçekten de
öyle oldu. O zamandan beri güzel peri kızı, Ekho, hiçbir zaman ilk önce söze
başlayamaz, dilsiz gibi durur, ona hitap edildiği zaman işittiği son heceyi
tekrarlar.”
Bir başka anlatıma göre ise: “ Yalnız başına dağlarda ve
ormanlarda dolaşan Ekho, bir gün geyiklerin peşinde koşan bir avcı ile
karşılaştı. Bu avcının adı Narkissos idi. Hiçbir delikanlı, bunun kadar
güzel olamazdı. Ekho bu güzel avcıyı görür görmez, gönlü tutuştu. Onu delice
sevdi. Ona sezdirmeden izini takip etti. Fakat takip ettikçe kalbi yanıyor,
aşkı artıyordu. Yüzlerce defa onun önüne çıkmayı, yalvarmayı, ayaklarına
kapanmayı düşündü. O bir türlü aşkını açıkça ifade edemiyordu. Bir gün artık
dayanamadı, Narkissos’un üzerine atıldı, onu kollarının arasına aldı, fakat
delikanlı kendisini kurtardı, hızla koşarak koruluğa girip kayboldu.
Aşkına karşılık göremeyen Ekho ümitsiz, kalbi kırık bir
halde bir mağaranın içine gizlenerek, yenilgisini herkesten sakladı. O artık
dağlarda görünmez oldu. Bir an geldi ki bütün vücudu aşktan ve meraktan
eridi. Kanı buhar halinde göklere uçtu, geriye kemikleri ve sesi kaldı.
Tanrılar kemiklerini kayaya çevirdiler, ortada kalan sesi o zamandan beri
ötede beride dolaşmakta ve ıssız dağlarda inleyip feryat etmektedir.
Bu zavallı kızın felaketine sebep olan kalpsiz Narkissos’a
gelince; tanrılar onun duygusuzluğunu ve vahşi gururunu affetmediler, onun
taşlaşmış gönlünde, tuhaf, yakıcı ve kavurucu bir aşkın ateşini yaktılar.
Bir yaz günü av peşinde koşmaktan yorulan Narkissos, berrak ve sakin bir
kaynağın başında durdu. Dinlenmek, susuzluğunu gidermek istedi. Burası
cidden dinlenecek bir yerdi. Kaynak o kadar serin, o kadar güzeldi ki;
ağaçlar güneşin ateşini kaynağın üstüne bırakmıyorlardı. Kenarında biten
otlar, başlarını uzatan çiçekler, onun gümüş sathında yukarıdan akseden ağaç
yapraklarının hayalleri ile beraber titreşerek oynaşıyorlardı. Narkissos
oraya, çimenlerin üzerine uzandı ve su içmek için kaynağa eğildi, durdu.
Suyun içine düşen kendi hayalini gördü. Bu hayalin esiri olan avcı hayretten
dondu, kaldı. Büyük aşk heyecanları içinde kendi kendini, kendi güzelliğini
seyrediyordu. O böylece kendi kendinin bağrı yanık bir aşığı oldu. Kendine
tapmakta o kadar ileri gitti ki, gördüğü hayalden gözünü bir an dahi ayırmak
istemiyordu. Oradan kalkmadı, oraya bağlanmış, uyuşmuş, çivilenmiş gibi idi.
Kırağının güneşte eridiği gibi kendisinin de yavaş yavaş
eridiğini ve gül renginin solduğunu görüyordu. Yakıp kavuran gizli ateş, onu
tamamen tükettiği zaman kız kardeşleri olan ırmak ve çeşme perileri onun
için ağladılar, sızladılar, kardeşlerinin mezarına koymak için uzun
saçlarını kestiler. Sonra cesedi yakmak için bir odun yığını hazırladılar.
Fakat kaynağın yanına gittikleri zaman kardeşlerinin vücudunun olması
gereken yerde, bugün onun ismiyle anılan, sarı göbeğini beyaz yaprakların
sardığı Nergis çiçeğini buldular.”
Bilindiği gibi, bazı insanlarda, kendini çok aşırı derecede
beğenmek şeklinde ortaya çıkan bir tür ruhsal rahatsızlığa, bu mitolojik
hikayeden mülhem, narsisizm adı verilmiştir. Etimolojik açıdan bakıldığında; Narkissos isminin muhtemelen kendisinden türetildiği “ narke “, Eski Yunanca’da; uyuşma, kendinden geçme anlamına gelmektedir.
Eski Yunanca – Latince karışımı bir kelimedir, aslı mentha
oleum olup, nane yağı anlamına gelmektedir. Bir diğer hikayeye göre; Kalamos ile Karpos iki candan dost imişler, bir gün Menderes nehrinde yıkanırlarken yarışmaya kalkışmışlar, Karpos yorulmuş ve boğulmuş, Kalamos arkadaşının ölümüne o kadar üzülmüş ki, üzüntüsünden kuruya kuruya ırmağın kenarında bir kamış haline gelmiş. Kalamos kamış demektir, kalem kelimesi de buradan gelmektedir, zira eskiden, yazmak için ucu verev kesilmiş ince kamışlar mürekkebe batırılarak kullanılırdı. Karpos’a gelince, o da güzün ölüp yazın başında dirilen tarla meyvesi, karpuz olmuş.
Yazımızı yine bir kral Midas hikayesi ile bitirelim:
Silenos, şarap tanrısı Dionysos’un ekibinden ihtiyar ve
ayyaş bir satirdir. Kral Midas bir gün bu Silenos’a çok büyük bir iyilik
yapar ve bundan hoşnut kalan Dionysos da, Midas’a; dile benden ne dilersen
der, o da her dokunduğu şeyin altın olmasını diler ve bu dileği yerine
gelir, artık neye dokunuyorsa o şey altın olmaktadır. Kendisine bahşedilen
bu imkan, ilk başlarda Midas’ı çok mutlu eder, ta ki ağzına götürdüğü
ekmekle, dudağına değdirdiği şarap da altın olana dek. Artık hiçbir şey
yiyemeyen Midas büyük bir pişmanlık içinde, tekrar Dionysos’a yalvarır,
Dionysos da her şeyin yine eskisi gibi olması için ona ( bugünkü Manisa
yöresinde bulunan ) Sardes’e gitmesini, Sart deresinin kaynağına kadar
çıkmasını ve topraktan fışkıran suyla başını ve ellerini yıkamasını söyler.
Midas da öyle yapar ve kaynak sularında arınarak bu dertten kurtulur.
Rivayete göre o günden beri Sart deresinden altın pulları sürüklenmekteymiş. Mitoloji, böyle daha pek çok hikayenin kaynağıdır. Binlerce yılın birikimleri olan bu güzel hikayeleri, bu topraklarda bizden binlerce yıl önce yaşayan çeşitli kavimlerden insanlara, yine bu toprakların ve bu iklimin güzellikleri ilham etmiştir. Bu kavimlerden Eski Yunanlılar, bütün bu hikayeleri Yunanca’laştırmışlar, ayrıca bunlara, dini inançları doğrultusunda, yeni hikayeler de eklemişlerdir. Kuzeyli kavimlerin de benzer hikayeleri vardır, ancak bunları dinlerken, bazıları hariç, ekseriya kuzey iklimlerinin buz gibi soğuğunu hissedersiniz. Bir başka sayıda da kuzey mitolojilerinden bahsederiz. |