|
Nüfusu 70 milyonu aşan ülkemizin demografik yapısı ilginç
özellikler ve zıtlıklar gösteriyor. Bu özelliklerin ve zıtlıkların tamamını
İstanbul’un her semtinde sık sık görüyoruz. Örneğin; Taksim’de, Levent’de,
Bağdat caddesinde paradokslarla karşı karşıyayız. Türkiye’nin çok sınırlı
bir kesimi, gerçekten, Avrupalı gibi yaşıyor. Çoğunluk ise geçim derdinde.
Oysa, amacımız sayısal farkı tersine çevirmek, çoğunluğun Avrupalı gibi
yaşamasını sağlamak.
Gerçekten de Atatürk Kültür Merkezi’nde Carl Orff’un Carmina
Burana’sını alkışlamak, Zeki Kıral’ın retrospektif sergisini izlemek,
İstanbul’un, Zürih’den, Londra’dan ya da dünyanın sanat kenti Paris’ten
farklı olmadığını düşündürüyor.
Öte yandan Atatürk Kültür Merkezinden çıkınca başka bir dünya ile
karşılaşıyoruz.
Çocukluğumun rüyalarını süsleyen renkli sular da akmıyor
artık Taksim de. Sadece ışıkları ve suları değil yeşilini de yok etmişler
Sular İdaresi'nin neşeli duvarının... Taksim Meydanı ruhunu kaybetti adeta.
Gerçekten de özgürlüklerin sınırı olmayan, isteyenin istediğini yaptığı bir
ülke bizim ülkemiz. Oysa,
Avrupalılar bizim özgürlüklerimizin sınırlarını genişletmeyi konuşuyorlar!
Esasen, uygarlık insan kalitesi ile ilgilidir. Uygarlığın
temelinde öngörme, planlama, program, koordinasyon ve organizasyon vardır.
Bu bağlamda, eğer Avrupa Birliği yolculuğumuz samimi ise
nasıl şekillenecek geleceğimiz? Nasıl uyacağız onların standartlarına?
Onlarca çeşit otomobil markası akıyor önünüzden. Kırmızı
ışığı umursamayan, istediği yerde istediği zaman duran taşıtlar ve tıkanan
trafik. Bakımsız ve durak dışında duran otobüsler. Ve hiç aklınızdan
çıkmayan
İstanbul’un yolları ile trafiği geliyor gözlerinizin önüne.
Yollar ve Trafik
Bitmeyen kazılar: temiz su, kanalizasyon, elektrik, gaz,
telefon için aynı yerler ayrı ayrı kazılır. Şimdi bu kazılara bir de metro
ve tramvay eklendi. Bir kurum kazar, diğeri bir şeyler yapar. Kim kapatır,
asfaltını kim döker, molozu kim alır? Ya kaldırım taşlarına ne demeli?
Kentimizin tüm sorunları çözülmüş de sıra kaldırım taşlarına gelmiş. Nedense
bir türlü beğenilmeyen kaldırım taşları. Su satan, çöpleri didikleyen,
kapkaç yapan, tinerci çocuklarımız. Birbirine saygı duymayan, bir türlü
kuyruk disiplinini benimseyemeyen vatandaşlarımız…
Gelirler arttıkça otomobil sahipliği oranı artmaktadır.
İstanbul’daki otomobil sahipliği oranı AB kentlerinin % 25 altındadır. Gelir
düzeyi arttıkça bu miktarın 3 katına çıkması normal görülmektedir.
Trafik kargaşası yağışlı havalarda daha da artmaktadır.
Bunun temel nedenleri;
Toplu taşıma sistemlerinin yetersizliği
Trafiğe giren araç sayısının her gün artması
Kent merkezinin trafik organizasyonunun bulunmaması
Yol ağlarının yetersizliği,
Yol genişliklerinin yetersizliği
Yolların alt yapısındaki drenaj sistemlerinin yetersizliği
Drenaj olan yollarda rögarların temizlenmemesi
Şoförlerin trafik kurallarına uymaması
Deniz taşımacılığının yayılmaması
olarak özetlenebilir. Böyle durumlarda yolların üzerinde göllenen / biriken
sular yüzünden yolun kesiti daralmakta taşıt geçirme kapasitesi düşmektedir.
Yani 3 şeritli yol 2’ye 2 şeritli yol 1’e inmektedir. Özellikle alt
geçitlerde biriken sular araçların arıza yapmasına da neden olmaktadır.
Durağa yanaşmayan otobüsler, kirli suları yayalara püskürten
sürücüler… Hiçbir medeni ülkede görülmeyen utanç verici görüntüler
yaşanmaktadır. Dünya kenti olmaya aday İstanbul’un trafik durumu giderek
perişanlaşmaktadır.
Artık zorunlu olmayanların trafiğe çıkmasını caydırıcı bazı önlemlerin
zamanı gelmiştir. Yukarıda anılan nedenlerle insanlar otomobillerinden
ayrılmak istememektedir. Otomobil yaşantımızın olmazsa olmazı durumundadır.
İstanbul’un belirli sıkışık merkezlerinin tanımlanarak bu bölgelere
girişlerin ücretlendirilmesi bir çözüm olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu
uygulamalara Singapur‘u örnek gösterebiliriz. Ayrıca geçen yıl Londra’da
başlatılan uygulamaya göre Pazartesi-Cuma günleri merkeze giren
otomobillerden 8 Euro alınmasıdır.
Bazı sorular?
İstanbul şehrinin coğrafi yapısı kentlileri çok zorlamaktadır. Yine çözüm
olarak, Boğaz Köprülerinin çevresinde uygun büyüklükte otoparklar
düzenleyerek İstanbul’luların otomobillerini bırakarak bu noktalardan toplu
taşıma araçlarını kullanmaları düşünülemez mi? Ve boğaz köprülerinin
ortasından raylı taşımacılık tasarlanamaz mı?
Hiçbir anlamı olmayan, sadece nostalji iddialarıyla Kadıköy-Moda hattında
çalıştırılan tramvay Kadıköylülere kan kusturmaktadır. Üstelik çalıştırılan
tramvayın nostaljik tramvayla ilgisi de yoktur. Kaç kişi taşınmaktadır? Kime
hizmet etmektedir. Neden bir referandum düzenlenmez, ihtiyaç doğrulanmaz?
Kimdir tek yönlü istikamet uygulamalarına karar verenler? Bu kişiler ya
araba kullanmayı ya da yolların işleyişini bilmiyorlar. Bir örnek verelim:
Kalamış Kuru Kahveci Mehmet Efendinin köşkünün önünden geçen
yol bağlantısına şaka gibi girilmez levhası kondu, mecburi istikamet sağa
gösteriyor. O yol da sizi sahile götürüyor! Çıkmaz sokak! Trafik
işaretlerine uysanız bir türlü Bağdat Caddesinin Bostancı istikametine
çıkamazsınız!
Bağdat Caddesinde ve bağlı sokaklarda kaldırımlar otomobil gerçeği yok
sayılarak o kadar yükseltildi ki yaylar da çıkamıyor. Kaldırımlardaki
üstelik de yeni yapılan kaldırımlardaki bozukluklar tuzak gibi. Yayaların en
az % 1’inin ayağı burkuluyordur. Bu kaldırım genişlikleri neye göre tespit
edildi? bakımı yapılabilir bir genişlikte düzenlenip, park cepleri teşkil
edilse idi daha fonksiyonel olmazmıydı?
Bağdat caddesinde sanki trafik akmasın diye uğraşılıyor. Caddenin her iki
yanında da park edilmesi yasak. Oysa, bırakınız birinci sırayı ikinci sırada
bile park ediliyor. Bu trafik hizmeti mi?
Neden alt yapı çalışmaları tam okullar kapanınca başlayacak şekilde
planlanmaz. Ve örneğin 50’şer metrelik kuşaklar tanımlanarak bir kuşak
tamamlanamadan diğeri başlatılmaz? Çok mu zordur planlama yapmak?
Neden kazılan çukurlar aylarca seyredilir de hızla işler tamamlanmaz?
Çekiciler ise ceplerde park eden araçları çekiyor. Mademki araçların
durmasını engelleyemiyoruz. Neden parkomatlar konulup, park disiplini ve
düzenlemenin yanı sıra gelir sağlama cihetine gidilmez?
Kızıltoprak artık Çanakkale gibi günün her saatinde geçilmez! Artık trafik
polisi de yok. Hele Salı Pazarı olduğunda trafik iyice kilitleniyor.
Sürücüler canavarlaşıyor. Hiç olmazsa Salı günleri bazı noktalarda trafik
polisi akışı sağlayamaz mı?
Şişli–Harbiye arasında da garip bir durum var. Park edilmez işaretleri
arasında keyfince duran araçlar yüzünden trafik akmıyor. Okul servislerinin
çıkışlarında trafik kaosa dönüşüyor.
Kent merkezlerinde nakliye ve taşıma işlerinin günün her saatinde
yapılmasına izin verilmesi de ayrı bir soru? Sadece şerit kapatmak değil
aynı zamanda trafiğin akışı da kesiliyor. Taşıma işlerinin 22.00- 06.00
saatleri arasında yapılması çok mu zordur? Patronları da çalışanları da,
görevlileri de kurallara uydurmak mümkün değil midir? Çöp toplama
kamyonlarının da aynı şekilde çalıştırılmaması sağlanamaz mı?
Konut ve işyeri bölgelerindeki metruk binalar neden kendi haline bırakılır?
İlgili belediyeler, bu binaların sahiplerine bildirim yapıp belli sürede
yıkımını yaptırıp, molozu kaldırtamazlar mı? Eğer mülk sahipleri
yapamıyorsa, belediyeler bu işi yapıp, bedelini tapuya şerh koyarak, satış
veya değerlendirmede tahsil edemezler mi?
Bunlar çok zor şeyler mi?
|