| İNSANLAR
Yurdaer
İhsan Aksoy |
|
Bu sayıda, klasik çizgimizin iyice uzağında kalan, oldukça farklı ve özür dileyerek, biraz da sevimsiz bir konu seçtik; paganlarda tanrılara insan kurban etmekten bahsedeceğiz. Bilindiği gibi pagan; birden çok tanrıya tapan insanları tanımlayan isimdir.
Tanrılara insan kurban etme adeti hemen hemen insanlıkla
yaşıttır. Birden çok tanrının varlığına inanılan ilkel çağlarda, insanlar,
ölümle sonuçlanan her türlü doğal felaketin bu tanrıların iradesiyle
tecelli ettiğine, tanrıların insan kanı akmasını istedikleri zaman, bunu
zelzele, yangın, su baskınları gibi afetler yaratmak suretiyle
sağladıklarına inanmaktaydılar. İşte bu inançla, başlangıçtan bir zaman
sonra, muhtemelen; “ şayet tanrılar kan istiyorlarsa, onlar kanımızı
akıtmadan önce biz onlara insan kurban ederek kan sunalım ki yatışsınlar ve
bize dokunmasınlar “ şeklinde düşünüp bu işe başlamış olmalıdırlar. Bu yolla netice alabildiklerine kuvvetle inanan insanlar, giderek günlük hayatlarını kolaylaştırmak, ilerleyen satırlarda göreceğimiz gibi tarlalarından daha iyi mahsul alabilmek, ya da bir dileklerinin yerine gelmesini sağlamak amacıyla da insan kurban vermeye başlamışlardır.
İnsan kurban etme adetinin efsanelere konu teşkil eden
örnekleri vardır. Bunlardan tipik biri Homeros’un, zamanımızdan 3200 yıl
öncesi Çanakkale civarında yapılan bir savaşı hikaye eden meşhur İlyada
destanında karşımıza çıkıyor: Spartalı Helen’in Troyalı prens Paris tarafından kaçırılması olayından ötürü Argos kralı Agamemnon’un liderliğindeki Yunanlılar, Troyalılar’a karşı savaşa hazırlanmaktadırlar. Büyük bir gemi filosu oluşturmuşlardır, lakin yelkenlerini şişirecek uygun rüzgarlar bir türlü esmemektedir. Bunun sebebi kahine sorulduğunda; tanrıça Artemis’in, kendisine adanmış kutsal bir geyiği öldürdüğü için kral Agamemnon’a karşı kin ve öfke içinde olduğu, bu nedenle de rüzgarları estirmediği ortaya çıkar. Kahinin söylediğine göre tanrıça ancak, Agamemnon, kızı İphigeneia ( İfigeneya )’yı kendisine kurban verirse, öfkesinden vaz geçecek ve rüzgarları serbest bırakarak filonun yola çıkmasını sağlayacaktır. Agamemnon çaresiz kalmıştır, kurban hazırlıkları yapılır, sunak hazırlanır. Bıçak, tam İphigeneia’nın boğazına saplanacağı anda, tanrıça kıza acır, onu havalara kaldırıp, kurban bıçağının altına bir geyik koyar.
Yine destanlarda yer aldığına göre, bu savaşta Troyalı
Hektor tarafından öldürülen Patroklos’un cesedinin yakılma töreni
sırasında, ölenin can dostu Akhileus ( Aşil ) cesedin başında çok sayıda
Troyalı esiri de kurban etmiştir. Mitolojik bir hikayeye göre de; mecbur
bırakıldıkları için Atinalılar, her yıl 7 genç kız ve 7 delikanlıyı, kurban
edilmek üzere Girit adasına gönderirlermiş. M.Ö. 3000’li yıllar ile 1500’lü
yıllar arasında Girit adası Minos krallığı denilen güçlü bir devletin
merkezi idi ve bu krallığın ahalisi çevrelerindeki halklara nazaran oldukça
ileri bir uygarlığa sahipti.
Atina’dan gönderilen kurbanlıklar, bu adadaki bir
labirentin ortasına kapatılmış bulunan insan gövdeli, boğa başlı vahşi
Minotauros’a ( Minos Boğası’na ) verilirmiş. İçine giren hiç kimse, efsanevi
mimar Daidalos tarafından büyük bir ustalıkla yapılmış olan bu labirentten,
doğru yolu bulup çıkamazmış. Son kurbanlık kafileyle Girit’e gelen Atina
kralı Aigeus ( Egeus )’un oğlu yiğit Theseus ( Teseus ), Minotauros’u
öldürüp, Minos kralının kızı Ariadne’nin kendisine vermiş olduğu ip
yumağının yardımıyla yolu bularak labirentten çıkabilmiş ve arkadaşları ile
birlikte sağ salim ülkesine dönmüş.
Bin yıllar geçip insanlar uygarlaştıkça birçok yerde bu
vahşi ve yabanıl kurban kavramı da giderek değişmeye ve farklı bir anlam
kazanmaya başlamıştır. Tevrat’ın anlattığı Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ı
kurban etmesi olayı bu değişimin Orta Doğu’daki yazılı ilk örneğini teşkil
eder. Tanrı, kendisine olan bağlılığını sınamak için Hz. İbrahim’den, oğlu
İshak’ı kurban etmesini buyurmuş, kalbi tanrı sevgisiyle dolu olan Hz.
İbrahim de bu isteğe boyun eğmiş, hazırlıklarını bitirip, tam İshak’ı kurban
etmek üzereyken, bir melek vasıtasıyla kendisine, oğlunun yerine kurban
etsin diye, bir koç gönderilmiştir ki bu olay, artık insanların, o zamana
kadar pagan dinlerinde yapıla geldiği gibi, kurban edilmeyeceğine dair ilahi
bir emir olarak yorumlanmıştır. Burada bir saplama yapalım: Bizim dinimize göre; kurban edilmesi söz konusu olan oğul, Hz. İbrahim’in, karısı Sara’dan olma 2. oğlu İshak değil, cariyesi Hacer’den olma ilk oğlu İsmail’dir. Bu nedenle İsmail, İslam inancına göre Tanrı’nın kurbanı anlamında zabihatullah adıyla anılır. Kuran, Tevrat’ın Hz. Musa’ya, İncil’in Hz. İsa’ya gönderildiğini özellikle vurgular ve Hz. İbrahim’den sonraki ve Hz. Musa’dan önceki bütün peygamberlerin yahudi ya da hıristiyan olmadıklarını, sadece Tanrı’nın birliğine inanmış hak dininden, yani İbrahim dininden olduklarını açıklar ki bu peygamberler sırasıyla:
Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. İshak, Hz. Yakup, Hz. Yusuf ve
Hz. Şuayib’dir.
Konumuza dönelim. Romalı tarihçilerin yazdıklarından
öğrendiğimize göre, Avrupa’da da bundan 2200 yıl öncesine kadar, günümüzde
batı uygarlığını temsil eden halkların ataları, tanrılarına yaranmak için
her fırsatta insan keserlerdi, Roma’nın bu topraklarda hakimiyeti ele
geçirmesi sonucu, zamanla bu alışkanlıklarını terk ettiler. Ancak günümüzün
Meksika’sında yaşamış olan Aztekler gibi halklar, zamanımızdan 500 yıl
öncesine kadar tanrılarına, kalplerini diri diri söküp çıkarmak suretiyle
insan kurban vermeye devam ediyorlardı. Bu adet de Amerika kıtasının keşfini
takiben, İspanyollar’ın buraları işgal etmesiyle başlayan hıristiyanlaştırma
faaliyetleri sonucu terk edilmiştir. Aztekler’in kurban geleneklerine haklı olarak karşı çıkan hıristiyanlık, aynı yıllarda, ortaçağ Avrupa’sında ise, cadıdır diyerek binlerce insanın yakılmasına önayak olmuştur ki bu insan yakılması olaylarını, işin içine koyu bir dini taassup karıştığı için, bir anlamda insan kurban etme törenleri olarak da kabul edebiliriz. Bu arada belirteyim; bildiğim kadarıyla, biz Türkler’in çağlar boyunca böyle kötü alışkanlıklarımız olmamıştır.
Tanrılara insan kurban etme adeti, ilerleyen zamanla birçok
yerde tarihe karışmışsa da , özellikle tarlalardan iyi ürün almak amacıyla,
dünyanın bazı bölgelerinde günümüzden bir, iki yüzyıl öncesine kadar devam
ede gelmiştir. İsterseniz bu ilkellerin, bu işi nasıl yaptıkları konusunda
biraz detaya girelim ve bakalım bu yolda insan, insana neler yapabiliyormuş.
James G. Frazer, 1845 ile 1914 yılları arasında yaşamış olan
İngiliz antropolog ( insanbilimci ) ve yazardır. Bilim aleminde Frazer,
bilhassa; tarihsel dönemin ulaşamadığı çağlardan günümüze dek uzanan
evrede, insan düşüncesinin ve kurumlarının gelişmesini incelediği “ Altın
Dal “ isimli eseriyle anılmaktadır. İlk baskısı İngiltere’de 1890 yılında
yapılan söz konusu eser, yaklaşık 100 yıl sonra, dilimize de çevrilmiş ve
1992 yılında Payel yayınları tarafından aynı isim altında 2 cilt halinde
yayınlanmıştır.
Frazer’ın bu eserinde anlattıklarına göre: Ekvador’da
yaşayan Guayaquil kızılderilileri tarlalarını ektiklerinde insan kanı döker,
erkekleri kalplerini diri diri çıkararak kurban ederlerdi.
Meksika’da hasat şenliklerinde, mevsimin ilk yemişleri
Güneş’e sunulurken, bir suçlu, karşılıklı dengelenmiş iki koca kayanın
arasına yerleştirilir, kayalar birbiri üzerine düşürülünce adam ikisi
arasında ezilirdi. Adamın kalıntıları gömülür, bunun ardından şenlik ve dans
başlardı.
Kuzey Amerika’nın Pawnee kızılderilileri her yıl baharda
tarlalarını ekerken bir insan kurban ederlerdi. Bu kurban verilmezse bütün
mısır, fasulye ve kabak ürünlerinin tamamen yok olacağını düşünürlerdi.
Frazer, esir bir Sioux ( Siyu ) kızılderilisi kızın, Pawnee
kızılderilileri tarafından 1837 Nisan’ında kurban edilişini, beyaz bir
tüccardan naklen şöyle anlatıyor: Kıza altı ay, en iyi şekilde bakılmış, en
seçme yiyeceklerle şişmanlatılmıştı. Tören zamanı gelince dışarı çıkarılmış,
önce hafif bir ateş üzerinde bir süre yakılmış, sonra da ok atılarak
öldürülmüştü. Daha sonra baş kurbancı, kızın yüreğini kopararak çıkarmış ve
yemişti. Eti henüz ılıkken kemiklerinden ayrılarak ufak parçalara bölünmüş,
küçük sepetlere konulmuş ve yöredeki mısır tarlasına götürülmüştü. Burada
büyük reis bir sepetten bir parça et almış, henüz toprağa konmuş bir mısır
tanesi üzerinde sıkarak bir damla kan akıtmıştı bunun üzerine. Diğerleri de
bütün tohum ıslanıncaya kadar onun yaptığını yapmıştı; daha sonra da
toprakla örtmüşlerdi tohumların üstünü. Yakın zamanlara kadar bir Batı Afrika kabilesinde, her yıl Mart ayında bir kadın ve bir erkek kurban edilirdi. Bunlar kürek ve çapalarla öldürülür, cesetleri henüz sürülmüş bir tarlanın ortasına gömülürdü. Lagos’ta da iyi bir ürün almak için her yıl baharın başında bir genç kız canlı canlı kazığa oturtularak öldürülürdü. Kızla birlikte koyunlar ve keçiler de kurban edilir, bunlar, yer elmaları, mısır koçanları ve muz hevenkleriyle birlikte kızın her iki yanından kazığa asılırdı. Kurbanlar kralın sarayında bu amaçla yetiştirilir, burada kafaları öyle güçlü bir şekilde işlenirdi ki, yazgılarına gülerek giderlerdi.
Hindistanlı Gondlar, Brahman çocuklarını kaçırıp çeşitli
vesilelerle kurban etmek amacıyla saklayıp beslerlerdi. Ekin ekme ve biçme
zamanlarında, ya da bir zaferden sonra bu delikanlılardan biri öldürülür,
kanı sürülmüş tarlaya veya olgunlaşmış ekinler üzerine saçılır, eti de
yenirdi. Ama iyi ürün alabilmek için sistemli olarak insan kurban etmenin tipik örneği, bir devirde yine Hindistan’ın Khond ırkında görülmekteydi. Kurbanlar, Yer Tanrıçası Tari Pennu’ya sunulurdu ve bunun iyi bir ürün sağlamasının yanı sıra bütün hastalık ve belaları savuşturacağına da inanılırdı. Kurbanın özellikle hintsafranı yetiştirilmesinde gerekli olduğu kabul edilirdi; Khondlar, kan dökülmezse hintsafranının koyu kırmızı bir renk almayacağına inanırlardı.
Kurban, ancak satın alınmış ise veya kurbanlık bir babanın
çocuğu olarak doğmuşsa ya da babası tarafından daha bir çocukken adanmış ise
kurban olarak kabul edilirdi tanrıçaya. Maddi sıkıntıya düşen Khondlar çoğu
kez kurban olarak satarlardı çocuklarını. Bunu yaparlarken de kendilerini
rahatlatmak için ; çocuklarının ruhlarını mutluluğa kavuşturduklarını ve
onların ölümlerinin Khondlar’ın yararına en olumlu bir olanak olduğunu
düşünürlerdi.
Kurban veriliş şekli şöyle idi; kurban töreninden on, on iki
gün önce, o zaman kadar saçı hiç kesilmeyen kurban, saçı kesilerek adanırdı.
Kurban olayına tanık olmak üzere kadınlı erkekli bir kalabalık toplanırdı.
Kurbandan birkaç gün önce çılgın eğlenceler ve sefahat yaşanırdı. Bir gün
önce, yeni giysiler giydirilmiş kurban bir tören alayının ortasında, müzik
ve dans eşliğinde kutsal koruya götürülürdü. Kurban bu koruda, daha önce
hazırlanmış olan bir direğe bağlanır, yağ, tereyağı, zerdeçalla yağlanır,
çiçeklerle süslenirdi ve gün boyunca, tapınmadan ayırt edilmesi mümkün
olmayan bir saygı gösterilirdi ona.
Onun bedeninden, giysilerinden en ufak bir yadigar
kapabilmek için büyük mücadele başlardı; süründüğü zerdeçal macunundan bir
parça, ya da tükürüğünden, salyasından bir damla, özellikle kadınlar için
çok değerli ilaç sayılırdı. Kalabalık kurbanın çevresinde müziğe uyarak dans
eder, toprağa seslenerek “ ey tanrı, bu kurbanı sana sunuyoruz; bize iyi
ürün, iyi bir mevsim ve sağlık ver”derlerdi. Son sabah, geceleri de pek
kesilmeden süren eğlenceler yeniden hız kazanır, öğlene kadar devam ederdi.
Öğle vakti her şey durur, kurban etme işi başlardı. Kurban yeniden yağlanır,
herkes, yağlanmış kısma dokunur ve yağı kendi kafasında silerdi.
Kurbanı bağlamazlardı, ancak herhangi bir direnç
gösterisinde bulunmaması için, gerekiyorsa kol ve bacak kemikleri kırılırdı.
Ama çoğu kez bu önleme gerek kalmazdı, çünkü afyondan şaşkın halde olurdu
kurban. Kurbanı öldürme şekli bölgeden bölgeye değişirdi. En yaygın
usullerden biri boğmak ya da sıkıştırarak öldürmekti. Yeşil bir ağacın bir
dalı ortasından aşağı doğru yarılır, kurbanın boynu bu yarığa sokulurdu,
sonra rahip bütün gücüyle, yardımcılarının da desteği ile bu yarığı kapamaya
çalışırdı. Daha sonra baltasıyla kurbanın vücudundan kan çıkartırdı, bunun
üzerine kalabalık kurbanın üzerine saldırır, etlerini kemiklerinden
ayırırdı. Bu kesme işi bazen canlı canlı yapılırdı.
Bir başka kurban etme şekline göre; kurban ateşte ağır ağır
yakılarak öldürülürdü. Bu amaçla her iki yanı çatı gibi yükselen alçak bir
sahne yapılırdı; çırpınmasını kısıtlamak için bedeni, kolları, bacakları
iplerle bağlanan kurban bunun üzerine yerleştirilirdi. Bundan sonra ateşler
yakılır ve kurbanı sahnenin eğimleri boyunca aşağı yukarı yuvarlatarak
kızgın közler üzerinde dağlarlardı. Zira kendisine böylesine eziyet edilen
kurban ne kadar çok gözyaşı dökerse o kadar bol yağmur yağacağına
inanılırdı. Ertesi gün ceset parçalara ayrılırdı. Kurbandan kesilen etler,
her köyün onları getirmek için seçtiği kişi tarafından hemen köye
götürülürdü. Her köyde, evde kalmış kimseler et gelinceye kadar çok sıkı bir
perhizde olurdu. Eti getiren, onu, halkın toplandığı bir alanda rahibe
teslim ederdi. Rahip bunu iki kısma ayırırdı, birini arkası dönük olarak ve
bakmaksızın yerde bir deliğe gömmek yoluyla Yer Tanrıça’sına sunardı. Sonra
her erkek bir parça toprak atardı deliğin üzerine ve rahip bir su kabağı ile
su dökerdi bu noktaya. Etin öbür kısmını, orada ne kadar aile reisi varsa o
kadar parçaya bölerdi. Her aile reisi kendi payına düşen eti yapraklara
sarar ve en verimli tarlasına gömerdi, o da rahip gibi elini arkasına
götürerek ve bakmaksızın yapardı bu işi. İnsan kurbandan arta kalanlar, yani başı, bağırsakları ve kemikleri ertesi günü sabahı bir cenaze ateşi üzerinde bütün bir koyunla birlikte yakılırdı. Külleri tarlaların üzerine saçılır, evlerin ve tahıl ambarlarının üzerine sürülürdü, ya da haşarattan koruması için yeni tohum içine karıştırılırdı.
Bu konuda daha pek çok örnekler var, ancak lafı fazla uzatmaya gerek yok. Dünya üzerinde hiçbir hayvan, hemcinslerine böyle şeyler yapmaz. Zaman geliyor, ileri seviyede düşünme kabiliyetine sahip olan insan, yaratılmışların en vahşisi olabiliyor. |