| EVRENSEL
ANATOMİ ATLASI Yurdaer İhsan Aksoy |
|
Bilindiği gibi evrende 92 element mevcuttur. Element dediğimizde atomları birbirlerinin aynı olan maddelerden bahsediyoruz demektir. Örneğin su element değildir, suyu oluşturan oksijen ve hidrojen maddeleri ise elementtir. Sodyumklörür (tuz) element değildir, onu oluşturan sodyum ve klor ise elementtirler. Her elementin atomu kendine özgü bir birimdir. En basit atom hidrojen atomu olup, proton dediğimiz (+) elektrik yüklü bir parçacığın çevresinde dönen (-) elektrik yüklü elektron dediğimiz, protondan yaklaşık 1837 defa hafif bir parçacıktan oluşmuştur. Ara sıra çekirdekteki protonun yanına, onunla aşağı yukarı aynı ağırlıkta, nötron dediğimiz, elektrik yükü olmayan bir başka tür parçacığın da katılmış olduğu görülür. Çekirdeğindeki proton sayısı bir element atomunun atom numarasını gösterir. Proton sayısına çekirdekteki nötron sayısını da katarsanız ( elektronların proton ve nötronlara nazaran çok küçük olan kütleleri ihmal edilmek kaydıyla ) o elementin atom ağırlığı bulunur. Atom numarasının, doğal olarak ( 1, 3, 12, 37, 90 ya da 92 gibi ) bir tam sayı olmasına karşılık atom ağırlığı ekseriya ( 36.2 , 236.3 ya da 238.12 gibi ) ondalıklı bir sayıdır. Aslında atom ağırlığının da işin doğası gereği tam sayı ile ifade edilmesi icap eder. Ancak bazı hallerde bir elementin atomlarının çekirdeklerinde farklı sayıda nötron bulunabilmektedir. Örneğin atom numarası 1 olan hidrojenin nötronsuz ve 1 nötronlu atomu olan türleri vardır. Belli bir elementin, atom ağırlıkları böyle farklılık gösteren türlerine o elementin izotopları denilmektedir ve yine belli bir elementin izotoplarının doğada bulunma yüzdesi de bellidir. Dolayısıyla böyle bir elementin ancak hesapla bulunacak ortalama atom ağırlığından bahsedilebilir ki bu durumda, bunun da ondalıklı bir sayı olması normaldir. Bir elementin atom numarası ile atom ağırlığı o elementin fiziksel ve kimyasal özelliklerini belirlerler. Atoma ait bu iki karakteristik değerin bu şekilde açıklanması, ondokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, bilim dünyasında yeni bir atom anlayışının gündeme getirilmesiyle mümkün olmuştur. O zamana kadar elektron, proton ve nötron kavramları bilinmiyor ve atom bölünemez, müphem (zamanın bazı) biliminsanlarına göre de sanal bir madde zerresi olarak kabul ediliyordu. Atomu oluşturan parçacıklar bilinmediği için atom numarası kavramı yoktu, elementlerin atom ağırlığı kavramı ise özellikle oksijenin taraf olduğu kimyasal işlemlerin tetkiki sonuçlarına dayandırılmaktaydı. Bilim tarihinde ilk defa Dimitri İvanoviç Mendeleyev isimli Rus bilgini, 1872 yılında, o zamanlar varlığı bilinen elementleri, kimyasal reaksiyonlardan yola çıkılarak hesaplanan atom ağırlıklarına göre tasnif etmek suretiyle kullanışlı bir tablo hazırlamıştır. Hazırlayanın adıyla “ Mendeleyev Tablosu“ ya da “ Periyodik Tablo “ olarak anılan bu düzenleme o tarihlerde doğadaki bilinen elementleri ihtiva etmekteydi, henüz varlıkları keşfedilmemiş olanlar için de aralarda yer yer boşluklar oluşmuştu. Tablo öylesine isabetle düşünülüp hazırlanmıştı ki, boşlukların sağında, solunda, altında ve üstünde yer alan bilinen elementlerden yola çıkılarak, boşluğu doldurması gereken, ancak daha keşfedilmemiş olan elementlerin ne gibi fiziksel ve kimyasal özelliklere sahip olması lazım geldiğine dair bir şeyler söylemek imkanı doğuyordu. Örneğin, bu tablo hazırlandığında, hidrojenin hemen yanı boş kalmıştı. Buraya atom ağırlığı iki olan bir elementin oturması lazımdı ki Dünya üzerinde o zamana kadar böyle bir maddeye rastlanılmamıştı. Bir süre sonra astrofizikçiler spektrometre kullanarak ( tayf analizi yoluyla ) bu elementi Güneş’te keşfettiler ve Eski Yunanca’da Güneş anlamına gelen Helios’tan yola çıkarak bu maddeye helyum adını verdiler. Daha sonraları helyuma, yeryüzündeki radyoaktif elementlerin dönüşüm artıkları arasında da rastlandı. Ancak, helyumun çekirdeğinde iki protonun yanında iki de nötron bulunduğundan atom ağırlığı iki değil dörttür. Mendeleyev’in ilk tablosunda 22 adet boşluk oluşmuştu. Zamanla bu boşluklar, bilim insanlarınca keşfedilen doğal elementler tarafından dolduruldular. İlaveten yirminci yüzyılda uranyum atomu çekirdeğinin yine atomik parçacıklarla bombardımanı ile başlayan çalışmalar sonucu günümüze kadar, doğada bulunmayan ve transuran adı verilen, atom numaraları, 93 sayılı neptünyumdan başlayıp, arada yine üç boşluk kalmak üzere, 118’e kadar varan 23 adet yapay element üretildi ve bu yapay elementler de tabloya girdiler. Burada yeri gelmişken ilginç bir bilgi vermek istiyorum. Ben tam bu yazıyı hazırlarken, bir arkadaşım tuhaf bir e-maili bilgisayarıma transfer etti. Muhtemelen bir genç adam, bu e-maili kaleme alıp bir çok yere göndermiş, özetle diyor ki; Ülkemizde, toprak altında 127.000 ton neptünyum elementi vardır ve bunun parasal değeri de 9 trilyon dollar tutmaktadır, ancak her işte olduğu gibi biz Türkler bu zenginliği değerlendiremiyoruz. Ben de bu iddiayı aynı yolla cevapladım : Ülkemizde değil 127.000 ton, 127 miligram dahi neptünyum yoktur. Zira neptünyum doğada bulunmayan, transuran ailesinden bir elementtir ve ilk olarak 1940 yılında, uranyumoksitin nötronlarla bombardımanı yoluyla eser miktarda ( yapay olarak ) elde edilmiştir. Halen de özel tip bir atom reaktöründe, artık ürün olarak, ancak kilogram mertebesinde üretilebilmektedir. Birileri bu ve benzeri konularda doğrusunu söylemez ise böyle iddiaları yarın gazetelerde ve televizyon kanallarında haber olarak da görebiliriz. Maalesef, genellikle her duyduğumuzu okuyup araştırmadan kabul eden insanlarız. Bu kısa eklemeden sonra konumuza dönelim. Bu gün artık Mendeleyev Tablo’sunun doğal elementler bölümünde boş yer kalmamıştır. Uzayın derinliklerinden bize ulaşan radyasyonun spektrometrik ( tayf ) analizlerinin sonuçlarına göre evrenin her köşesi bu tabloda yer alan 92 doğal elementten oluşmuştur. Bir başka ifadeyle Mendeleyev Tablo’su “ evrenseldir “. Söz konusu tablonun bir örneğine bu sayfalarda yer verilmiştir. Acaba bir gün evrendeki canlıları da böyle bir tabloda sınıflandırmak mümkün olabilir mi ? Galaksi olarak adlandırılan yıldız adalarından, bunların arasında uzayıp giden gaz ve toz bulutlarıyla çeşitli türden enerjiden oluşan evrenimiz, son bilimsel verilere göre aşağı yukarı 13.7 milyar yıl önce yaratılmıştır. Bu oluşuma katılan unsurların nısbi büyüklükleri de biliminsanlarınca artık beş aşağı beş yukarı bilinmektedir. Evrenin % 4’ü, 92 elementin teşkil ettiği sıradan maddeden, % 23’ü ışıldamadığı için görülemeyen kara maddeden ve % 73’ü de henüz mahiyeti bilinmeyen kara enerjiden oluşmaktadır. Evrenin 13.7 milyar yıl önce büyük bir patlamayla ( big bang ) başlayan genişlemesinin zaman içinde bir yere kadar süreceği, sonunda, evreni oluşturan maddenin toplam çekim gücünün etkisiyle, bu genişlemenin bir noktada duracağı ve tıpkı yukarı atılan bir taşın tekrar yere yönelmesi gibi, başka bir big bang için geriye dönüş başlayacağı şeklindeki 60 küsur yıllık görüşler, yaratılışın ilk evrelerinde uzak galaksilerde, patlamış olan yıldızların artığı gök cisimleri üzerinde son yıllarda yapılan araştırmaların sonuçlarına göre bu gün artık geçerliliğini kaybetmiş bulunmaktadır. Artık, evrenin genişlemesi giderek artan bir hızla sonsuza kadar sürecek gibi gözükmektedir ve işin mekanizması henüz anlaşılamamış olmakla beraber esrarengiz kara enerjinin varlığı buna neden olarak gösterilmektedir. Güneş adını verdiğimiz yıldızımızın dahil olduğu Samanyolu galaksisinde yaklaşık iki yüz milyar yıldız bulunmaktadır ve hali hazır tespitlere göre, evrenin teleskoplarımızın görüş alanına giren bölgelerinde bizimki gibi yüzlerce milyar galaksi vardır. Galaksileri oluşturan yıldızların pek çoğunun etrafında dönen gezegenleri olması gerektiği, yapılan son astronomik araştırmaların sonuçlarına göre giderek güç kazanan bir görüştür. Komşu güneş sistemlerinde şu ana kadar varlıkları tespit edilen gezegen sayısı 105’e ulaşmıştır. Güneş’imizin çevresinde dolanan Dünya’mız dahil 9 gezegen olduğu bilgisinden yola çıkarak, Samanyolu’nda bulunması ihtimal dahilinde olan gezegen sayısının da yüzlerce milyar mertebesine ulaşacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu görüşü aynı şekilde, evrendeki yüzlerce milyar galaksiye teşmil etmemek, bir başka ifadeyle evrende yüzlerce milyar x yüzlerce milyar gezegen bulunması gerektiğini kabul etmemek için bilimsel açıdan görünürde hiçbir neden yoktur. Öte yandan, bu kadar çok alternatif söz konusu iken, az sayıda biliminsanının iddia ettiği gibi hayatın sadece Dünya’mızda yaratılmış olduğunu kabul etmek akla ve mantığa hiç de uygun düşmemektedir. Evrendeki böylesine çok sayıda gezegenden, ortam koşulları uygun olanlarında da yaratılışın gerçekleşmesi tanrısal bir zorunluluk olmalıdır. Artık, dinalimlerinin pek çoğu da bunun böyle olması gerektiği görüşüne katılmaktadırlar. İnsanlar binlerce yıldan beri evrenin yapısı üzerinde kafa yormuşlar, etkileri altında kaldıkları doğa olaylarını çeşitli şekillerde açıklamaya çalışmışlardır. Çoğunluk bu konularda mitolojik masallara itibar ederken, kimi düşünürler de gerçeklere yakın ve çağlarına göre cüretkar fikirler üretmişler, ancak sonraları bu fikirler çeşitli nedenlerle hak ettikleri ilgiyi görmemişler ve yeniden hatırlanacakları modern çağlara kadar zaman içinde unutulup gitmişlerdir ki, M.Ö. 460 – 370 yılları arasında yaşamış olan Trakyalı Demokritos’un geliştirdiği atom kavramıyla M.Ö. 384 – 322 yılları arasında yaşamış olan Aristoteles’in, çağında hakim olan düz dünya görüşüne karşılık olarak öne sürdüğü gözlemlere dayanan küresel dünya kavramı bu konuda klasik örneklerdir. Asırlar geçip ortaçağa gelindiğinde, özellikle Avrupa’da, dinin baskıcı etkileriyle, Dünya’nın, evrenin merkezinde sabit durduğuna ve her şeyin bu merkez etrafında dönmekte olduğuna kuvvetle inanılır olmuştur. Bu görüşe katılmayan İtalyan dinadamı ve düşünürü Giordano Bruno ( 1548 – 1600 ) “ Evren sonsuzdur, mutlak bir sınırı yoktur ve evrende kendi alemimize benzeyen sayısız alemler ve bunlardan her birinin ayrı merkezleri vardır. Tanrı, bu sonsuz evrenin her yerinde içsel bir ruh gibi her şeyi kuşatmıştır ve bunları hareket ettirmektedir” demektedir. Giordano Bruno, bu ve benzeri görüşlerinden ötürü 1600 yılında Engizisyon kararıyla kazığa bağlanıp yakılarak öldürülmüştür. Bilimsel çalışmalarıyla vardığı sonuçlara dayanarak hemen hemen aynı şeyleri söyleyen İtalyan fizikçisi Galileo, Engizisyon mahkemesinde kutsal kitabı üzerine, iddialarını geri aldığına dair yemin etmek suretiyle yakılmaktan kurtulmuştur. ( Ancak, Galileo’nun mahkemeden çıkarken “ eppur si muove – her şeye rağmen O yine de dönüyor “ diye mırıldandığı rivayet edilir. ) 1657
ile 1757 yılları arasında yaşamış olan Fransız yazar ve filozoflarından
Fontanelle, “ Meskun Dünyaların Çokluğu “ isimli kitabında, “ Yüce
tanrı sayısız alemler yaratmaya muktedirken, neden sadece Dünya’mızı
yaratmış olsun ? Bana göre gökyüzünde gördüğümüz bütün yıldızların
her biri birer alemin merkezi olmalıdırlar ” demektedir. |