EVRENSEL ANATOMİ ATLASI ( 2 )

Hazırlayan : Yurdaer İhsan Aksoy
( Geçen sayıdan devam. )

Evrende var olan yüzlerce milyar x  yüzlerce milyar gezegenin pek çoğu, üzerinde hayat barındırabilecek şartlara sahip olmayabilir. Nitekim şu ana kadar yürütülen bilimsel araştırmalara göre, Güneş sisteminde mevcut dokuz gezegenin bizim dışımızda kalan sekizinde ve bunların uydularında, hayat belirtisine  rastlanmamıştır. Bir yerde, bildiğimiz anlamda hayatın var olabilmesi için her şeyden önce orada bol miktarda su bulunması lazımdır. Bu gezegenlerden Mars’ta  bir zamanlar su bulunduğuna dair ciddi izlere rastlanmaktadır. Jüpiter’in uydularından Europa’da da bol miktarda su, buz halinde bulunmaktadır. Belki hayat, geçmiş bir zamanda Mars’ta da yeşermişti. Belki Europa’nın yüzey buzları altındaki okyanusları da halen bir çeşit hayata beşiklik etmektedirler. Bütün bunları, bu amaçla buralara gönderilecek olan uzayaraçları yardımıyla herhalde önümüzdeki on yıllar zarfında öğreneceğiz.

Bu çalışmalara paralel olarak, başka dünyalardan gelmesi muhtemel zeka işareti radyo sinyallerine rastlamak ümidiyle,  birkaç on yıldan bu yana, özel olarak dizayn edilmiş radyoteleskoplar yardımıyla, evreni dinlemekteyiz.

Dünya üzerindeki hayatın temelini çok büyük oranda karbon, oksijen, hidrojen ve nitrojenin oluşturduğu organik moleküller teşkil etmektedir. Evrenin başka köşelerinde hayat varsa oralarda da böyle olması gerekir. Zira aletlerimize ulaşan bilgiler bu görüşü doğrular mahiyettedir. Dünya üzerinde hayatı oluşturan çeşitli organik moleküllere yıldızlar arası ortamdaki gaz ve toz bulutlarında da yaygın olarak rastlanmaktadır. Bu organik moleküller uzaydan gelip yeryüzüne düşen meteorlarda da görülmektedir. Yıldızların yaydığı ultraviyole ışınlarının uzayda bu organik moleküllerin oluşumunu sağladığı görüşü, labaratuvarlarda  yapılan deneylerle de doğrulanmaktadır.

Bir çok biliminsanı  söz konusu  tespitlere dayanarak yeryüzünde hayatın uzaydan yağan malzemenin içinde başlamış olabileceğini söylüyorlar. Bu ve benzeri görüşlere göre hayat, zamanımızdan dört milyar yıl kadar önce, Güneş sisteminin oluşumunu takiben, Dünya erimiş madde halinden geçip asırlar süren sağnak yağışların sonrasında, soğumaya yüz tuttuğunda, ılık denizlerine uzaydan düşen organik maddelerin içinde tesadüfi olarak başlamıştır. Böyle düşünenlere göre, bunun böyle olması için yeteri kadar miktar ve çeşitlilikte uygun organik malzeme ile yeteri kadar zaman vardı. Hayatın temel unsuru DNA olarak adlandırılan  çok uzun sarmal organik moleküllerdir. DNA’nın hayati özelliği kendi kendini kopyalama kabiliyetidir. Canlılar, DNA’nın bu özelliği sayesinde doğarlar, varlıklarını sürdürürler ve ürerler.

Bir devirde, hayatın tesadüfi olarak ortaya çıktığını iddia edenler, üç buçuk, dört milyar yıl kadar önce, yeryüzünün bir yerinde, ılık bir denizin çamurlu sularında çalkalanan organik bir madde yığını içinde, bir an için milyarlarca atom ve molekü, bir tek Dezoksiribonükleik Asit yani DNA molekülü oluşacak şekilde tesadüfen bir araya geldiler ve hayat bu şekilde başladı diyorlardı. Ancak, şimdilerde artık kimse böyle düşünmüyor. Zira DNA hakkında bilgimiz arttıkça, böylesine karmaşık bir yapının tesadüfen oluşmasının ihtimali öylesine azalmıştır ki bu şartlarda, yapılan hesaplamalara göre Dünya’da bile hayatın olmaması gerekirdi. Kafaları tesadüfi oluşuma yatkın olanlar şimdilerde benzeri başka, ancak bana göre, yine aklı tatminden uzak şeyler söylüyorlar. Bu yeni fikirlere göre; başlangıçta tesadüfi olarak oluşma ihtimali DNA’ya nazaran çok daha düşük olan üreyebilir başka moleküller belirdi, bunlar da zamanla birgün ilk DNA’nın oluşumunu tetiklediler.

Bu noktaya gelmişken; ilk gençliğimde büyük zevk duyarak okuduğum, halen de kitaplığımın baş köşesinde durmakta olan eski bir kitabın artık sararmış olan sayfaları arasından, konuyla ilgili gördüğüm birkaç paragrafı aktarmak istiyorum.

Kitabın adı “ Etrafımızdaki Kainat “tır. Yazarı İngiliz astronomi alimi ve matematikçisi Sir James Jeans’tır. Sir J. Jeans’ın  bu kitabı İngiltere’de 1927 yılında yayınlanmıştır. Kitap dilimize Profesör Salih Murat Uzdilek tarafından çevrilmiş ve 1947 yılında basılmıştır. Söz konusu metni, okurken bana hala büyük zevk veren kelimelerine ve üslubuna dokunmadan aktarıyorum :

“ Hayat için müsait olan şartları ancak, güneş etrafında dolaşan gezegenlerimiz gibi cisimlerde bulabiliriz. Hatta bunlar bile hayatın adımını atamıyacak derecede sıcak veya soğuk olabilir. Mesela, güneş sisteminde Utarid ( Merkür ) veya Neptün’de hayatın varlığını tasavvur etmek zor olur; çünkü bunların birincisinde sıvılar kaynar ve ikincisinde donar.

Beklenen şartların hepsi tahakkuk etse bile hayat yine mümkün olabilir mi ? Bir vakitler pek umumileşmiş olan bir kanaate göre hayat kainata nereden ve nasıl gelmiş olursa olsun bir defa geldikten sonra gezegenden gezegene ve gezegen sistemlerinden bütün kainata yayılabilecektir; şimdi anladığımıza göre mekan pek soğuk ve gezegen sistemleri biribirinden pek açıktır. Yeryüzündeki hayatın menşeini, her ihtimale göre, yine yeryüzünde aramalıyız. Bilmek istediğimiz şey bu hayat bir tesadüf veya tesadüfler eseri midir, yoksa cansız eşyanın, fiziksel muhit olduğu takdirde, zamanla hayat hasıl edebilmesi normal bir vaka mıdır ?

Bu suallerin cevapları biyologlardan beklenirse de onlar da şimdiye kadar hayat hasıl edememişlerdir.

Astronomlar diğer bir gezegende hayata dair bir delil bulabilselerdi bu suale kısmi bir cevap verebilirlerdi; çünkü böylece hayatın kainat tarihinde belli bir yere inhisar etmediğini anlar ve istikbalde böyle bir şeyin vukuu için delil bulmuş olurduk. Kainatın herhangi bir yerinde, gezegenimiz istisna edilmek üzere, hayatın bulunduğuna dair bir delil yoktur. 

Hayatın yeryüzündeki varlığına dair pek de tabii olan bilgimizi bir tarafa bırakırsak, belirli olan bilgimize göre, hayat kainatın ancak küçük bir kesrine inhisar etmiş olmalıdır. Hayata mazide müsait olamadığı gibi istikbalde de olamıyacak milyon kere milyonlarca yıldız var. Gökteki gezegen sistemlerinden bir çoğu hayattan mahrum olduğu gibi diğerleri arasında, eğer hayat varsa, ancak gezegene inhisar etmesi ihtimal dahilindedir. Üç yüz seneden fazla bir zaman evvel yaşamış olan Giordano Bruno’nun sonsuz dünyalara ait imanı kainat hakkındaki düşüncelerimizi tarif edilmez bir şekilde değiştirmiş ise de bunlar bizi kainat ile hayat arasındaki münasebet problemine zerre kadar yaklaştırmış değildir. Yine bütün görünüşlere göre, pek nadir olan bu hayatın manası hakkında tahminlerden ileri gitmiş değiliz. Acaba bu hayat bütün hilkatın* hareketinin teveccüh ettiği son bir zirve mi, sekenesiz* yıldız ve nebulalarda milyarlarca senelerden beri cereyan edegelen transformasyon, çöl mekan içindeki radyasyon kaybı bunun için yapılmış bir hazırlık israfından ibaret mi ? Yoksa bir tesadüf eseri mi ve yine yoksa diğer ve daha şahane bir sonu olan tabii işlemlerin ehemmiyetsiz bir yan mahsulü mü ? Yahut, daha mütevazi bir düşünüşle, ona kainattaki maddenin çoğunun hayatı öldürecek derecede yüksek olan sıcaklığını kaybetmesiyle sadece arız olan bir hastalık nev’inden bir şey mi gibi bakalım ? Yoksa nezaket ve tevazuu bir tarafa atarak ve biraz da cesaret göstererek, ona yıldız ve nebulaların muazzam kütlelerinin ve aklın alamayacağı kadar uzun astronomik zamanın yarattığı değil, belki onları yaratan bir realite gibi mi ?

Bakalım ? “ 

Bu görüşler hemen hemen asırlık olmalarına rağmen bu gün de değerlerinden bir şey kaybetmemiş bulunmaktadır. Canlılığın yapısı hakkında o zamandan bu zamana çok şey öğrendik, ancak bütün bu öğrendiklerimiz bu gün de  bizi bu konularda bir adım öteye götürmüyor. 

Hayat, dilini yeni yeni çözmeye başladığımız, her sayfası olağan üstü harikalarla dolu, çok hacimli, evrensel bir kitap. Bu kitabın ilk sayfalarında bir hücreli canlılar var, son sayfalarına doğru insan ve zeka.

 Bu kitap yazılırken harf yerine DNA’lar kullanılmış. Onu okuyup anlayamaya, (muhtemelen hiçbir zaman kavranamayacak) konusunu kavramaya çalışmak için; yoğun bilimsel bilgi birikimine, teşkilatlı labaratuvarlara, güçlü mikroskoplara, keskin bir zekaya ve geniş bir hayal gücüne  ihtiyaç bulunmaktadır.

**) Arapça’da “yaratılış” anlamına gelen ve günümüzde pek kullanılmayan “hilkat” kalimesi “yaratma” anlamına gfelen “halk” kelimesinden türetilmiştir. Halik (yaratan), mahluk (yaratılmış olan) aynı kökten türeyen kelimelerdir.

(*) Sekene kelimesini de bu gün artık kullanmıyoruz. Sekene; Arapça’da bir yerin yaşayanı  anlamındaki “ sakin “ kelimesinin çoğul halidir ve “ sükûn “ dan türetilmiştir. Sükûn; durgunluk, dinme veya dinginlik anlamına gelmektedir. İskân, meskûn, mesken de aynı kökten türeyen kelimelerdir.

(Devam edecek )