| YERÇEKİMİ
( 3 ) Yurdaer İhsan AKSOY |
|
( Geçen
sayıdan devam. )
Tekrar
uzaydaki yerçekimsiz ortamda halatından
çekilen asansörümüze dönelim: Hatırlanacağı gibi kalemimizi asansörün
duvarına doğru ittiğimizde bir parabol çizerek zemine düşecek demiştik.
Kalem yerine asansörün dışından, bir silahtan atılan mermiyi düşünelim.
Bu mermi asansörün zeminine paralel gelsin,duvarından girsin, içinden
geçsin ve karşı duvarından çıksın. Merminin girişi ile çıkışı
arasında geçen zaman zarfında asansörümüz yukarıya doğru hareket
halinde olduğundan, giriş ve çıkış noktaları arasında zemine göre
yükseklik farkı olacak, çıktığı nokta girdiği noktanın altında
kalacaktır. Bir başka ifadeyle mermi asansörün içinden geçerken bize
göre kalemimiz gibi eğri bir yol izleyecektir. Doğal olarak biz bu
sapmayı yerçekimi etkisine yoracaktık. Zira yeryüzünde bir silahtan
atılan mermi de aynı şekilde hareket eder. Şimdi, mermi yerine asansörümüzün
duvarından geçebilen bir ışık ışını hayal edelim. Kolayca takdir
edilebilir ki hareketimiz yeteri kadar hızlı olsaydı, aynı akıl yürütmeye
göre mermimiz gibi ışık ışınının da, asansörü bir duvardan öbürüne
katederken girdiği ve çıktığı noktalar arasında kod farkı olacak,
yani o da eğri bir yol izliyor gibi görünecekti.
Genel İzafiyet Teorisine göre buradaki yeteri kadar hız tabiri,
bir anlamda yeteri kadar güçlü yerçekimine, ama artık daha doğru bir
ifadeyle dört boyutlu uzay – zaman dokusunun yeteri kadar eğrilmesine
denk düşmektedir. Madem ki düşen ya da çekilen asansör ortamıyla çekim
alanı arasında bire bir eşdeğerlilik vardır o halde hayali asansörümüzün
içinde yolundan sapan ışık, uzayda büyük kütlelerin yanından geçerken
de yolundan sapmalıdır. Einstein tarafından varılan bu sonucun doğruluğu,
29. Mayıs.1919 tarihinde meydana gelen tam güneş tutulması sırasında
yapılan bir deneyle tahkik edilmiştir. Bilindiği gibi tam güneş
tutulması esnasında, kısa bir süre için yıldızlar görülebilmektedir.*
Söz
konusu olay sırasında tutulmanın fotoğrafı çekilmiş, birkaç ay
sonra aynı bölgenin gece çekilen fotoğrafıyla bu fotoğraf karşılaştırıldığında,
tutulma safhasında Güneş’e yakın yıldızların konumlarının,
ışığın Güneş’in yanından geçerken eğrilmesinden dolayı,
Einstein’ın öngördüğü miktarda yer değiştirmiş olduğu tespit
edilmiştir. Bu sonuç da Einstein’ın teorilerinin doğruluğuna önemli
bir kanıt teşkil etmektedir. Evrende,
yakınlarındaki güneşleri bile yutan öylesine büyük kütlesel yoğunlaşma
noktaları vardır ki buralarda uzay-zaman dokusu kendi üzerine kapanır
ve ışığın dahi içeriden dışarıya kaçmasına imkan vermez. Bu
nedenle görülemedikleri için karadelikler denilen bu cisimler, çok büyük
kütleli yıldızların yaşlanıp patlamaları sonucunda oluşurlar.
Karadelikler, genellikle, uzay – zaman dokusunun azami miktarda eğrildiği
galaksi merkezlerinde de yer alırlar. Bizim Samanyolu galaksisinin
merkezinde de böyle dev bir karadeliğin bulunduğuna dair güçlü işaretler
vardır. Einstein’a
göre yıldızlar gibi büyük kütleler evrenin dört boyutlu yapısında
eğrilikler oluştururlarken, bu kütlelerin hızlı hareketleri de bu yapıda,
dalga boyları olağanüstü küçük olan titreşimler yaratırlar. Diğer
titreşim türlerinden farklı olarak, evreni sallayan ve yine ışık hızıyla
yayılan bu titreşimlere gravitasyon dalgaları denilmektedir. Teoriye göre;
patlayan yıldızlarla, birbirlerinin çevresinde dönmekte olan
karadelikler ve nötron yıldızları*
gibi çok yoğun gökcisimleri böyle titreşim
kaynaklarıdır. Yine teoriye göre bu kaynaklar uzay - zaman dokusunu
titreştirirken kütleleri de bir miktar azalır. Teorinin doğruluğu, öngörülen
bu kütle kaybı nedeniyle bunların yörüngelerinde hasıl olan değişikliklerin
tespiti suretiyle tahkik edilmektedir. Gravitasyon dalgalarının
cihazlarla kaydedilmesi ise henüz mümkün olamamıştır. Halen,
Avrupa’da, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Japonya’da bu titreşimlerin
kaydedilmesi amacıyla yoğun bilimsel çalışmalar yapılmaktadır. *********************************** Aslında,
Newton’un büyük
mesafelerden etkili olan çekimgücü kavramı gibi, dört boyutlu
“dolu” bir evren kavramı da böyle bir olguyu gözümüzde canlandırmak
bakımından ciddi sıkıntıları beraberinde getirmektedir. Bir karadeliğin
etrafındaki uzay-zaman dokusunda yarattığı bozulmanın bu sayfalarda
yer alan temsili resmi gerçeği ifade etmekten oldukça uzak kalmaktadır.
Uzay-zaman dokusunun resmi herhalde yapılamaz, özellikleri sadece
matematik olarak tarif edilebilir. Benzeri sıkıntılar anladığım
kadarıyla, parçacık fiziği meseleleri için de varittir ki bu da başlı
başına ayrı bir konudur. Eylül sayısındaki yazının dipnotu bölümünde
bahsedilen dalga – parçacık ikilemi buna örnektir: Atomik parçacıklara
refakat eden dalgalardan bahsedildiğinde herhalde, bu parçacıkların
mesafeler kat ederlerken lunaparklardaki atlı karıncalar gibi hareket
ettiklerini düşünmemek lazımdır. Bir müddetten
beri, doğayı daha yakından, daha hassas aletlerle
izledikçe ortaya çıkan yeni bulguların ışığında, fiziğin
alanına giren bazı meselelerde, gözlemlere dayalı matematik modeller
kullanılarak varılan sonuçlara bakmak ve
zaman zaman sağduyumuzla çelişmekte olsalar bile bu sonuçların
olaylara intibak edip etmediğini gözlemlemek suretiyle gerçekleri
bulmak zarureti ortaya çıkmıştır. Zira, yüz binlerce yıllık tecrübelerimizin
muhassalası olan sağduyumuz yalnızca,
yeryüzünde hayatta kalabilmemiz için bizi çeviren doğayı tanımamızı
sağlayan bir olgudur. Ancak, bu şekilde, dar bir çevreden edindiğimiz
algılama alışkanlıklarının yeni yeni tanımaya başladığımız
evrene ait bazı meselelerin bilimsel açıdan kavranmasında artık
yeterli olamayacağı anlaşılmaktadır. Yazıyı
noktalamadan önce bu konuya da biraz açıklık getirelim: Diyelim ki bir
akşam vakti, şehirlerarası yolda araç kullanıyoruz. Hepimiz biliriz
ki aracımızı ne kadar hızlı sürersek, karşıdan gelen başka bir
araçla çarpışmamız halinde, muhtemel zararımız o kadar daha fazla
olur. Zira bizim aracımızın hızı örneğin saatte 100 Km. ise ve
biraz sonra çarpışacağımız araç da bize doğru yine saatte100 Km. hızla
geliyorsa, çarpışma anında her iki araç birbirlerine saatte 200 Km. hızla
vururlar. Gerçekten de aracımızda
trafik kontrollerinde kullanılan türden
bir radar cihazı olsaydı karşıdan gelen aracın hızını bize
göre saatte 200 Km. olarak ölçecektik. Fizikte buna hızların
eklenmesi prensibi adı verilir ve bu sonuç ayrıca, sağduyumuza da
uygundur. Ancak, şimdi hayalimizi biraz zorlayalım: Bu sefer
de diyelim ki aracımızda, karşıdan gelen aracın farlarından çıkan
ışığın da hızını ölçebilen süper bir cihazımız var ve biz de
biliyoruz ki sabit bir kaynaktan yayılan ışığın hızı saniyede
300.000 Km.dir. Gelmekte olan aracın bize göre hızı saatte 200 Km.
olduğuna göre, farlarından bize ulaşan ışığının hızını ölçtüğümüzde
bulacağımız değer, yine hızların eklenmesi prensibine göre,
300.000 Km./saniye + 200 Km./ saat olmalıdır. Saatte 200 Km. hız,
saniyede ( 200.000 metre / 60 x 60 ) yaklaşık
55 metreye denk düştüğünden sonuçta, gelen aracın ışığının
hızını saniyede 300.000,055 Km. olarak ölçmemiz gerekir. Böyle bir
sonuç sağduyumuza da uygundur. Ama burada durun ! Araçlar, değil
saatte 100 Km., saniyede 100.000 Km. hızlarla da birbirlerine doğru
gelse, bu ölçme işlemiyle,
ışığın hızı için bulacağımız değer yine saniyede
300.000 Km. olacaktır. Bu netice sağduyumuza yüzde yüz aykırıdır
ama bilimadamlarınca da defalarca, çeşitli şekillerde yapılan
deneyler, bunun böyle olduğunu göstermektedir. Bu deneylerin ilki, Dünya’nın
uzayda hangi hızla hareket etmekte olduğunu tespit amacıyla 1881 yılında,
A.
Michelson ve W. Morley isimli iki bilimadamı tarafından aynalar kullanılarak
hazırlanan bir düzenek yardımıyla yapılmış ve hangi yönden gelirse
gelsin, ışığın hızı hep saniyede 300.000 Km. olarak bulunmuştur.
Halbuki deneyi yapan bilimadamları, Dünya’nın hareketi doğrultusunda
yapılan ölçmelerinin sonucunda, karşıdan gelen ışığın hızını
saniyede ( 300.000 Km. + X )
gibi bir değer olarak bulmayı beklemekteydiler. X,
burada Dünya’nın bulmayı istediğimiz hızıdır. Fizik
aleminde Michelson – Morley tecrübesi olarak tanınan bu deneyin hiç
beklenmeyen bu sonucu, bilimadamları
arasında büyük yankı yaratmıştır. Bu sonucu izah amacıyla
çeşitli öneriler gündeme gelmiştir. Kimi bilimadamı, yüksek hızlarda,
hız doğrultusunda maddenin, dolayısıyla ölçme techizatının
boyunun, bulunması beklenen hız farkını elimine edecek miktarda kısaldığını,
kimisi de Dünya’nın, o
devirlerde ışığın yayılmasını sağladığına inanılan ve esir
denilen evrensel ortamın, kendisini çevreleyen bölümünü de
beraberinde sürüklediğini, bu nedenle yine hızların eklenmesi
prensibine göre, beklenen farkın bulunamamasının normal olduğunu
ileri sürmüştür. Sözü
uzatıp daha fazla derinlere dalmadan bu sonucun
Einstein’a hangi fikirleri ilham ettiğine kısaca bakalım : Her
şeyden önce görülmektedir ki klasik fizik yasalarının formülleri
ışık hızına yakın hızlar söz konusu olduğunda doğru çözümler
vermemektedir. Deneyler
göstermektedir ki; evrende ne türden hareket halinde olurlarsa olsunlar
bütün gözlemciler için ışık hızı sabittir. Sağduyumuza ters de
gelse bir kere bu gerçek olduğu gibi tartışmasız kabul edilmelidir.
Zira, bunu böylece kabul ettiğimiz takdirde, evren daha kolay anlaşılır
olmaktadır. Öte yandan ışık hızı evrende ulaşılabilecek en büyük
hızdır ve hiçbir şey ışıktan daha hızlı hareket edemez. Işık hızında
hareket eden maddi cisimlerin kütlesi sonsuz, dışarıdan bakan bir gözlemciye
göre boyutları da sıfır olur. Ancak, sonsuz kütleyi sürmek için
sonsuz enerjiye ihtiyaç olduğundan maddi cisimler zaten ışık hızında
uçamazlar. Bu hıza yakınlaşıldıkça zamanının akış hızı yavaşlar,
ışık hızında zaman da durur. Yapılan
çeşitli deneyler ışık hızına yakın hızlarda gerçekten de kütlenin
arttığını, zaman akış hızının da yavaşladığını göstermektedir.
Bu gerçekler özellikle, içlerinde atomik parçacıkların çok büyük
hızlarla hareket etmekte oldukları
akseleratörlerin yani, nükleer
fizik araştırmalarında kullanılan parçacık ivmelendiricilerinin
projelendirilmesinde çok büyük önemi haizdirler. Bu olgular
dikkate alınmadan böyle cihazlar yapılamazlar. ***************************************************** Olabildiğince
özetlemek suretiyle üç sayıdan beri yerçekimi konusunu işledik. Bunu
yaparken sık sık hayali deneylere katıldık. Belki bu nedenden ötürü,
ilk iki yazıyı okumak zahmetine katlanan bazı arkadaşlar bu yazıları
fazla bilimsel bulduklarını ifade ettiler ki bence değildi. Böyle bir
yazıyı hakkıyla bilimsel olarak yazmak herşeyden önce benim
kaabiliyetlerimin ötesinde bir konudur. Yazılabilirse de hacmi herhalde
bu sayfalara sığmaz. Burada ben, yalnızca doğayı anlamaya
meraklı biri sıfatıyla, bu güne kadar bu konularda okuyup öğrendiklerimi
sizlerle paylaşmaya çalıştım ve kanaatimce de, bir az zaman ayrılarak
dikkatle okunduğunda kolayca anlaşılabilecek, muarrefin efratını
cami, ağyarını mani, iyi bir yazı ortaya çıktı! (
Bitti.) Düzeltme
notu: Geçen sayıda yer alan Yerçekimi ( 2 ) yazısında, ivmenin tanımı
yapılırken, ivme biriminin; m.
/ sn.² ( yani, metre bölü saniye kare ) şeklinde olması gerekirken
baskıdan kaynaklanan bir hata sonucu
m. / sn. olarak çıkmıştır. *
Hatırlanacağı gibi
11. Ağustos.1999 tarihinde Orta Anadolu’dan da gözlenebilen tam güneş
tutulması olayı yaşamıştık. O tarihte bu olayı izlemek için
Kastamonu’ya gitmiştim. Tutulma sırasında bir, iki dakika için gün
ortasında yıldızları gördük. Hiçbir zaman unutulmayacak, harika bir
tecrübeydi. Ülkemizde bundan sonraki tam güneş tutulması 19.
Mart.2006, Pazar günü Antalya ve civarından
izlenebilecektir. *
Evren, gaz ve toz
bulutlarıyla doludur.
Büyük miktarlarda hidrojen gazı ihtiva eden bu
devasa bulutların içindeki girdap hareketleri, zaman zaman ve yer yer
maddenin yoğunlaştığı merkezlerin ortaya çıkmasına neden olurlar.
Civardaki madde, uzay –
zaman dokusunun eğrilmeye başladığı bu noktalarda toplanmaya ve sıkışıp
topaklanmaya başlar. Madde yığılmasına paralel olarak artan sıkışma
sonucu topağın merkezindeki sıcaklık da artar ve bu sırada topak doğa
kanunları gereği, kendi etrafında dönmeye başlar. Giderek büyüyen
topağın merkezindeki sıcaklık milyonlarca dereceye ulaştığında füzyon
( kaynaşma ) dediğimiz türden nükleer reaksiyonlar başlar.Yani iki
hidrojen atomu çekirdeği ısı etkisiyle kaynaşarak bir helyum atomu çekirdeği
oluştururlar ve bu esnada bir miktar da enerji açığa çıkar. Açığa
çıkan bu enerji sayesinde artık topak, ışıldayan bir yıldız ( güneş
) haline gelmiştir. Bir yandan merkezinden yayılan enerjiyle şişmeye,
öte yandan uzay – zaman dokusunda kendi yarattığı bozulmanın
gereği olarak kendi üzerine çökmeye çalışmaktadır. Bu şekilde oluşan
denge halinde milyarlarca yıl ışıdıktan sonra merkezindeki nükleer
yakıt azalır, bu denge bozulur ve denge
bozulunca da yıldız çöker ve patlar. Bu patlamanın şok dalgaları
civarındaki gaz ve toz bulutlarını karıştırır, buralarda girdaplar
oluşturur ve bu karışıklıkta yeni madde topaklanmaları, dolayısıyla
giderek yeni yıldızlar meydana gelirler. Yani bir yıldız ölürken
başka yeni yıldızların doğmasına sebep olur. Patlayan yıldızın maddesi bir yandan uzaya dağılırken patlamanın sonucu oluşan şok dalgaları merkezinde kalan maddenin de olağan üstü sıkışmasına yol açar. Yıldızın kütlesi ne kadar büyük ise patlama o denli şiddetli, merkeze yönelik basınçlar da o denli fazla olacaktır. Bu işin sonunda yıldızın kütlesinin büyüklüğüne bağlı olarak merkezde ya bir beyaz cüce, ya bir nötron yıldızı, ya da bir karadelik oluşacaktır. Beyaz cüceler santimetre küpü tonlarca ağırlıkta olan ve ışıyan minik yıldızlardır. Bir iki ay sonra akşam saatlerinde güney yönünde görmeye başlayacağımız, bize 9 ışık yılı uzaklıktaki parlak Sirius yıldızının hemen yanında Sirius B adıyla anılan böyle bir beyaz cüce vardır, ancak güçlü teleskoplarla görülebilir. Muhtemelen beş ile altı milyar yıl sonra, orta büyüklükte bir yıldız olan Güneş’imiz de patladığında bir beyaz cüce haline gelecektir. Karadeliklerden yukarıda kısaca bahsetmiştik. Nötron yıldızları ise, tümüyle nötronlardan oluşan ve kendi çevrelerinde inanılmaz şekilde büyük hızlarla dönen, bu esnada manyetik kutup eksenleri doğrultusunda oluşan elektron akımlarının yarattığı radyo dalgaları sayesinde tespit edilebilen, çok küçük çaplı ve olağanüstü yoğun gökcisimleridirler. Çapları yirmi ile otuz kilometre mertebelerindeyken, santimetreküp ağırlıkları yüz milyon ton mertebelerine ulaşmaktadır. Böyle bir cisim kutup ekseni etrafında dönerken, bu eksenle belli bir açı yapan manyetik ekseninin Dünya’mız doğrultusuna her denk gelişinde bir radyo sinyali alınmaktadır. Bu sinyal sayısı bazı nötron yıldızlar için saniyede yüzler mertebesine çıkabilmektedir. Bir başka ifadeyle böyle cisimler kutup eksenleri etrafında saniyede yüzlerce defa dönmektedirler. Yaydıkları radyo dalgalarının, tıpkı deniz fenerlerinin ışığı gibi, Dünya’dan belli periyodlarla algılanması nedeniyle bu gökcisimlerine; pulse star – pulsar / nabız gibi atan yıldız, ataryıldız veya atarca da denilmektedir. |