BİRİLERİ DÜNYA’YI GÖZETLİYOR

Kurbağa ve ejderhalı sismoskoptan uydu fotoğraflarına, insanoğlunun bilimle ilişkisi çok değişti.Artık uzaydan çekilen resimlerle hem felaketler kısmen önleniyor, hem de pek çok alanda uzun vadeli planlar yapılabiliyor.

          “Oturup yıldızlardan, bakalım dünyadaki neslimize...” der Sezen Aksu bir şarkısında.... Yıldızlarda oturmak, oradan aşağıları görebilmek, sessizce seyretmek... İşin hayal kısmını istediğimiz kadar geliştirebiliriz, şimdilik yanılsamalarımızın uzaktan düşüşlerini izliyoruz. Ancak bu alanda teknolojik gelişmeyle birlikte yıldızlardan değilde uydulardan Dünya’ya bakabiliyor insanoğlu; Dünya’nın, yerkürenin, volkanların, dağların resmi uydular aracılığıyla çekiliyor. Hatırlatalım: 4 Ekim 1959’da uzaya gönderilen “Luna 3” adlı araçla Ay’ın arka yüzünün ilk fotoğrafları çekilmişti. Sonra yola “Mariner 2” çıktı, 27 Ağustos 1962’de  ve o en parlak dediğimiz yıldızla, yani Venüs’le ilgili bilgiler alındı.İlk olarak bir gezegenin veri tabanı elde edilmişti! 28 Temmuz 1964’te, bu defa “Ranger 7” tam 4308 fotoğrafla geri döndü. Ne yazık ki “Ranger 7” , sonra Ay’a çarptı ve ömrünü tamamladı.Bir ön bilgi: 1962 öncesinde dünyanın resmini çeken uydu sayısı 30, 1996 sonrasında 60...

          Çekilen resimler yalnızca stratejik ya da güvenlik amaçlı kullanılmıyor, bilim adamlarının araştırmalarına da ışık tutuyor.Yani eskisi kadar çaresiz değiliz artık. Uydular hayatımızı bir anlamda kolaylaştırıyor. En azından, bir öncekilere bakarak olabilecek doğal afetlerin şiddetiyle ilgili bilgiler elde edebiliyoruz. Böylece İngilizlerin “her şeyi olduğu gibi kabul etme” deyimi de tarihe karışıyor, çünkü her şey olduğu ya da göründüğü gibi değil aslında. Örneğin dünya ilk oluştuğunda denizler yoktu; su, daha sonra yerkabuğunun derinliklerinden ortaya çıktı. Uydulardan alınan görüntülere bakarak bugün de hareketini sürdüren 4,5-5 milyar yaşındaki Dünya’mızın başkalaşmasını izliyoruz...

Uydulardan alınan fotoğrafların sayısal değeri var, bu teknolojiye “uzaktan algılama” deniyor. Ve bu fotoğraflar, denizlerdeki kirliliğin saptanmasına ormancılığa, pek çok alanda kullanılıyor.

          Uydulardan alınan bu görüntülere sadece fotoğraf demek yeterli değil. Çünkü hepsinin sayısal değerleri var, bu verileri matematiksel olarak işlemek mümkün. Bu teknolojiye “uzaktan algılama” deniyor.Türkiye’de bu sayısal fotoğraflarla örneğin çevreciler, halimizi eski-yeni kıyaslaması yaparak değerlendirebiliyor, denizlerimizdeki kirlilik oranını saptayabiliyor. Şehir planlamacılar, yerleşime uygun alanları seçiyor, arkeolojik zenginlikler ortaya dökülüyor. Arazi planlaması, ormancılık gibi daha pek çok değişik amaçlar için bu fotoğraflar kullanılıyor.

          Yer bilimleriyle ilgilenen araştırmacılar, Türkiye’deki yoğun fay hatlarını ve volkanların durumunu inceleyip başka ülkelerle kıyaslayabiliyor.

          Teknolojinin nerelere geldiğini uzaydan çekilen dünya resimlerine bakarak anlıyoruz. Nereden geldiğini daha iyi kavramak için ilk sismoskop örneğiyle ilgili bilgi verelim... İlk sismoskop, M.S. 132 yılında Çinli filozof Chang Heng tarafından icat edilmiş. Bu aygıt ayaklı bir vazo üzerine eşit aralıklarla yerleştirilmiş 8 tane ejderha başı ile vazonun ayağı üzerine yerleştirilmiş 8 tane kurbağadan oluşuyor. Kurbağaların açık olan ağızları ejderhalara doğru dönük. Deprem sırasında ejderhalardan bazıları ağızlarındaki bilyeyi kurbağaların ağzına düşürür. Hangi ejderhanın bilyesi düşmüşse sarsıntının doğrultusu o yönde! İşin ilginci, aletin, kendi bulunduğu yerde hissedilmeyen, yaklaşık 750 km uzaklıktaki depremleri algılayabildiği söyleniyor! Aletin gövdesini oluşturan vazonun içerisinde ne tür bir düzenek olduğu meçhul. Bu konuda vazo içerisinde çok duyarlı bir sarkacın yer aldığına dair yaygın bir görüş var.

“UYUYAN GÜZEL”: Vezüv

          Bizler depremle yaşamayı öğrenmeye çalışırken, İtalya’nın Napoli kentindeki insanlar da şimdilik “uyuyan güzel” gibi sakin ama bir o kadar da sinsi Vezüv’le yaşamaya çalışıyor.Romalılar Vezüv’ün gölgesinde yaşamanın tehlikesini ancak M.S. 79 yılında öğrenmiş. Bedeliyse bir hayli ağır, yanardağdan çıkan kızgın kül ve lavlar Pompeii ve Herkülanum kentlerini tamamen örtmüş.

          Araştırmalar, son 19 bin yıl içinde Vezüv’de şimdiye değin plinyen türü yedi patlama olduğunu ortaya koymuş.Her patlamada Vezüv, 5-11 km. Hacminde kül püskürtmüş. Bu küller ya bulut halinde çevreye yayılmış ya da 600 santigrad sıcaklıkta kızgın bir akıntı halinde dağın yamaçlarından aşağıya inmiş. Her patlamada yaklaşık 30 bin hektar tarım arazisini yok etmiş. Bazı kızgın kül ırmakları, kraterden 22 km. Uzaklığa kadar erişirken , 3 mt. kalınlığındaki taş duvarları bile yıkmış.

          1944’den beri Vezüv’den ses seda çıkmıyor.Bilim adamları bunun yanardağın uykuya daldığının bir göstergesi sayılabileceği gibi, şiddetli bir patlamanın habercisi olabileceğini de söylüyor. Yanardağın hangi yolu seçeceği, kabuğun altında magma bulunmamasına bağlı. Araştırmacılar yüzeye 10 km.’den daha yakın bir lav sütunu göremediklerinden, patlama olasılığı konusunda bir şey söyleyemiyor. Ancak patlamayı önceden anlayabilmek için çok sayıda gözlem istasyonu kurulmuş.Vezüv gözlemevi, sürekli olarak uydudan fotoğraflar çekiyor. Bu fotoğraflar sayesinde yanardağdaki gelişim, değişim gözleniyor. Vezüv ne zaman faaliyete geçecek, ne tür bir patlama olacak, nereleri etkileyecek bilinmiyor, ancak halk yine de karşı karşıya bulunduğu tehlikeler konusunda yoğun bir eğitimden geçiriliyor.

          8 Mayıs 1902’de Karayipler’deki Pele’e Yanardağı patladığında çok ağır bir sonuç doğuyor; St. Pierre kasabasında 28 bin kişi ölüyor.Kurtulan kimse yok mu diye düşünüyor insan kuşkusuz... Evet var, o sırada hapiste yatan, duvarların arkasındaki iki kişi hayatta kalıyor. Daha da ilginci kıyıda o sırada demir almak üzere olan bir geminin güvertesine üşüşüyor insanlar, patlamayı izlemek üzere...Ancak bir süre sonra kızgın çamur ve kül yağmuru gemiyi yok ediyor; gemiden çok az insan kurtulabiliyor. Bugün, uydu aracılığıyla çekilen fotoğraflar sayesinde bu tür patlamalardan uçak ve gemiler haberdar ediliyor. Uçağı da haberdar etmek zorundasınız; çünkü püskürtme 40 bin km. Yükseklikte uçuşuyor.Patlamanın getirdikleri jet motorlarının içine dolabiliyor ve bu da büyük tehlike yaratıyor.

CASUSLUK TARİHİ

          Bu uydu fotoğraflarıyla “bütün” daha iyi görünürken, önceden bilinmeyen çeşitli faylar da ortaya çıkabiliyor. Ve belki depremler ya da volkanik patlamalar önceden bilinmese de, facianın sonuçları asgariye inebiliyor. Türkiye’nin de pek çok kısmı volkanik kayalarla kaplı. 10-15 milyon yıldan günümüze gelenler var. Bunların hiçbiri şu anda faaliyette değil ama bu, faaliyete geçmeyecekler anlamına gelmiyor. Çünkü Doğu Anadolu’daki sıkışma ve bölgelerdeki tektonik hareketler devam ediyor. Türkiye’deki volkanizmaların uydu aracılığıyla fotoğrafları bizim tarafımızdan çekilmiyor. Bilim adamlarımız bu tür fotoğrafları dış kaynaklardan elde etmek zorunda. Çeşitli projelerde kullanılan bu fotoğraflar için elbette binlerce dolar ödeniyor.

          Teknolojinin bu kadar hızlı gelişmesini dünyanın casusluk tarihine borçluyuz. Rusya’da bir kamyona yaslanarak gazete okuyan adamın hangi fotoğrafa baktığının, Amerika tarafından uydular aracılıyla seyredilebiliyor olması artık şaşırtıcı gelmiyor. Devir değişti sanmayın, uydu  fotoğraflarıyla dünyayı izlemenin bilimsel amaçlı kullanımı dışında casusluk da geçerliliğini koruyor. Klasik casusluk öykülerinin papucu çoktan dama atıldı, artık teknolojik donanımlı James Bond’lar perdede... Siz televizyon izlediğinizi zannederken, birileri sizi televizyon aracılığıyla izliyorda olabilir!

SEALIFE