| Dinazorların Sessiz Gecesi |
|
(Geçen
sayıdan devam...) Bir eşek arısı türü, bir yaprak biti, türünün bireylerinin içine birer yumurtasını bırakmakta ve yumurtadan çıkan arı yavrusu yaprak bitini içten yiyerek gelişmektedir. Bazı karınca türleri gıda olarak tüketmek amacıyla mantar tarlaları yetiştiriyorlar. Böcek yiyen pek çok bitki türü var. Bunlardan bazısı üzerine konan böceği sararak özel enzimlerle sindiriyor. Bazısının özel bir haznesi var; böceğin bir şekilde bu haznenin içine düşmesini sağlıyor, bu haznenin böceğin yukarı doğru yürüyüp çıkmasını engelleyecek şekilde kaygan bir iç yüzeyi var ve ayrıca bu iç yüzeyin çeperinde bulunan ve dışarıdan gelen ışığı geçiren pencereler böceği aldatarak dışarı çıkma çabalarını bu yönde yoğunlaştırmasına neden oluyor. Kurtulmak için harcadığı çabalar bu şekilde heder olan böcek, bir zaman sonra haznenin dibine düşerek bitkiye yem oluyor. Buna karşılık bazı böcek türleri aynı hazneyi mesken edinip burada sindirilmeden yaşayabiliyorlar. Denizde ve karada yaşayan bazı canlılar düşmanlarından korunmak veya yakınlarına kadar gelen avlarını aldatmak için yaşadıkları ortama renk ve biçim bakımından uymak kabiliyetine sahip bulunuyorlar. Bir tırtıl türü, kendisini üzerinde yaşadığı ağacın dalına benzetmiş, buna ilaveten dalların rüzgarda sallanması olayını da kendi gövdesiyle taklit edebiliyor. Bazı böcekler renk ve biçim bakımından üzerinde yaşadıkları bitkilerin yapraklarından ayırt edilemeyecek görünümler kazanmış bulunuyorlar. Bazı kelebek ve böcek türleri düşmanları tarafından görünmesinler diye, konakladıkları ortamın renk ve desenini çok kısa bir zaman diliminde kendi gövde ve kanatları üzerinde aynen oluşturabiliyorlar. Bunu o şekilde başarıyorlar ki ortamdaki çizgileri bile, kapladıkları alanın sınırlarından başlatarak gövdeleri üzerinde aynı biçim ve doğrultuda devam ettirebiliyorlar. Sularda yaşayan başka canlı türleri de benzer aldatma tekniklerini kullanıyorlar. Bilim adamlarınca varlığının farkına yeni varılmış bulunan bir mürekkep balığı türü, korunmak ya da avlanmak için dokuz ile on ayrı tür deniz canlısını görünüm olarak çok başarılı bir şekilde taklit edebiliyor. Tatlı sularda yaşayan bir balık türü, yüzeye yakın bir yerden ağzıyla fırlattığı su damlasıyla dışarıdaki bir bitki yaprağı üzerinde duran böceği vurarak suya düşürmekte ve yemektedir. Bilindiği gibi, ışık ışınları havadan suya geçerken kırınıma uğrarlar. Bu olguyu uzunca bir çubuğu suya sokarak kolayca test edebiliriz. Çubuk suya battığı noktadan itibaren doğrultu değiştirmiş gibi gözükür. Siz bir silahla çubuğun suyun içinde kalan ucunu vurmaya kalkarsanız ve gördüğünüz noktaya ateş ederseniz başarılı olamazsınız. Zira, ışığın kırılma olayı nedeniyle çubuğun sudaki ucu aslında gördüğünüz yerde değildir. İşin pratik yanı bir kenara bırakılırsa, doğru atış için havanın ve suyun kırılma endekslerini işin içine katarak bir dizi hesap yapmanız gerekir. Aynı keyfiyet, suyun içinden hava ortamındaki böceğe bakan balık için de varittir, yani, böcek de aslında balığın gördüğü noktada değildir. Buna rağmen, balık atışını büyük bir isabetle gerçekleştirebilmektedir. Bu örneklerin sayısı kolaylıkla arttırılabilir. Yukarıda da ifade ettiğim gibi; bütün bunların kör tesadüflerle gerçekleşen yapısal değişimlerin sonucu olduğunu kabul etmek akla aykırı gelmektedir. Evrimciler devamlı olarak şu örneği verirler: Birkaç maymunu bir odaya kapatıp önlerine birer daktilo koyarsanız ve kendilerine yeteri kadar uzun zaman tanırsanız, tuşlara rasgele basan bu maymunlardan biri bir gün mutlaka, Şekspir’in bir şiirini yazacaktır. Bu şekilde tek bir şiirin yazılması için bile ihtimal hesaplarına göre akıl almaz sürelere ihtiyaç bulunmaktadır. Buna karşılık, bugüne kadar doğada tek bir şiir değil, yüz binlerce cilt kitap yazılmıştır. Tesadüfi mütasyonları, doğadaki canlılığın lokomotifi olarak kabul eden evrimci görüşün karşısında yer alan ve kutsal kitapları yegane kaynak olarak kabul eden yaradılışçıların inancına göre ise; evreni her zerresiyle planlayarak yaratan bir tanrı vardır. Son yıllarda aralarında bazı bilim adamlarının da bulunduğu bir takım düşünürler de giderek gelişen biokimya biliminin verilerinin ve yukarıdaki örneklerin ışığında, evrende bilinçli bir tasarımcı gücün varolması gerektiği görüşünü benimsemeye başlamışlardır. Bu yeni yaklaşımı evrimciler bilimsel bulmadıkları için (bir başka ifadeyle mistik buldukları için) reddetmekte, yaradılışçılar ise kuvvetle desteklemektedirler. Konuya bilim adamları açısından yaklaştığımızda “ mistik “ kelimesine tartışılmaz bir ısrarlılıkla takıldıkları görülmektedir. Bilim en hakiki yol göstericidir. Ancak olaya evrensel boyutlarda baktığımızda, bilim alanına giren ve muhtemelen bazılarını hiçbir zaman cevaplayamayacağımız öylesine sorularımız varken bugün sahip olduğumuz kısıtlı bilimsel bilgilerle bu gibi konularda böylesine iddialı konuşmamak gerekir. |